31 Aralık 2008 Çarşamba

ÜÇ MAYMUN-Three Monkeys(2008)

Çaresizlikleri karşısında üç maymunu oynayan insanların hikâyesi bu…

Sinemada görüntü estetiği için “an”ların dilinden faydalanma algısının ülkemizdeki belki de en popüler temsilcisi Nuri Bilge Ceylan’ın yine aynı kurallarla oyuna dahil ettiği yeni filmi huzurlarınızda.

Algılarımızın zevkine sunduğu hikâyesinin çok özgün bir yapısı bulunmasa da anlatım sadeliği ve mesajların pekiştirilmesi için çok emek harcandığı zorlanmadan anlaşılan ve dokunabileceğiniz hissi veren fotoğraf kareleri, daha doğrusu “an”lar, filmi bir Nuri Bilge Ceylan filmi yapmaya yetmiş. Bahsedilmesi gereken ve duvara asmayı bile düşünebileceğiniz öyle anlar var ki tarifsiz; -yaz sıcağının yapış yapış ve hatta boncuk boncuk terleten buhranını neredeyse karlı bir kış gecesinde bile hissettiren oyunculukları destekleyen- alkışlamamak tuhaf kaçar her şeyden evvel.

Filmin oyunculuk karnesi için başlardaki Yavuz Bingöl tedirginliği yerini dengeli ve usturuplu oyunculuğu sayesinde seyri hoş bir atmosfere bıraktı. Keza ilk kez oyunculuk denemesini Nuri Bilge Ceylan gibi bir yönetmende tecrübe eden genç oyuncu Ercan Kesal da oldukça başarılıydı. Filmin oyunculuk anlamında 1–0 önde başlayan kadın başrolü Hatice Aslan ise olanca doğallığına rağmen afalladığı ve dengesinin kaçtığı birkaç kare ile hafiften geride bitirmiş maratonu.

Filmin belki de ana ekseninde yer alan fakirlik olgusunun ele alınış biçimi yeni bir vurguda olmasa da tekdüze sayılabilecek kurgusu içerisinde oldukça başarılı yedirilmiş. Filmin bir anlamda resmi cep telefonu melodisi sayılabilecek ve zaman zaman metaforlaşan Yıldız Tilbe şarkısını filmin içerisinde duyduğunuzda ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak aslında.

Yönetmen ve filmleri ile ilgili neredeyse geçen her cümle içerisinde “Uzak” filmini anmak ve karşılaştırmalara maruz bırakmak bir nebze banal olsa da sanırım ben de kullanmadan geçemeyeceğim. Ülkemiz için kimilerince kült olarak kabul edilen ve oldukça başarılı ve şaşalı bir fenomen haline gelmiş Uzak hayranlarının bu filmi de beğeneceğini düşünüyorum. Fakat yönetmenin kendini ve sinemasını ifade ediş biçiminde bir değişim bekleyenler için filmimiz hafiften yerinde sayıyor görünebilir. Aldırmayın… Şahsen yeni dönem içerisinde takip edilmeye ve ciddiye alınmaya değer verecek ürünler sunmuş/sunan Nuri Bilge Ceylan’ın bir sonraki filmini de gayet yoğun bir sinema açlığı içerisinde bekliyor olacağım.Son olarak filmin görece kusurları karşısında üç maymun oynama hakkını kullanıyor, iyi seyirler diliyorum.


The Wrestler (2008)



Aylardır The Wrestler'ın festivallerden çıkıp vizyona girmesini bekledim durdum. Filmin üzerinde sanki kara bulutlar varmış gibi, filme erişim sanki imkansız gibiydi. Ya Amerika'da yaşayacaktım ya da ün yapmış festivallerin birine gidecektim. Neyse ki geçen gün bu düşüncelerimin hepsi dağıldı ve The Wrestler'ı izleyip, Aronofsky'ye bir kez daha hayran oldum.


Son 10 yılın en başarılı (yazar) yönetmenlerini dizseniz muhakkak Darren Aronofsky o listede olur. Her ne kadar çoğu hayranı hala Pi'nin önüne geçebilen bir yapım yapamadığını söylese de bence her filmin kulvarı çok ayrı. Requiem for a Dream çok hayattan, The Fountain çok rüyadan, Pi çok hayalden, The Wrestler da çok bizden. Tabii "biz"den kastım "insani" açıdan olarak biz.



Filmde Randy "The Ram" Robinson'un 20 yıllık kariyerinin son dönemine tanık oluyoruz. Randy (Mickey Rourke) içinde bulunduğu güreşçiler arasında saygı değer bir mevkide bulunmakta ama bir yandan da ringin dışında hayatını sürdürmek zorundadır. Randy'nin parası yoktur ve yalnızdır. Tek bildiği güreşmektir ve hayat ona kısa zamanda son kozlarını oynayacaktır. Biz izleyiciyi de boğazın sürekli düğüm düğüm kalacağı bir 100 dakkayla baş başa bırakacaktır.

____________________(Spoiler tehlikesi)
Randy'nin rütin hayatı, daha fazla para alacağı ama bedeninin de haşat olacağı, keskin aletlerin kullanıldığı güreş müsabakasıyla değişir. Randy kalp krizi geçirir ve ameliyat olur. Doktorlar ona "artık emeklisin" der. Şansa hayatta kalabilmiştir çünkü. Bir daha bu gerçekleşmeyecektir. Randy de doktorların sözünü dinler ve ringleri bırakır. Artık ayakları yere basmak ve unutmak istedikleriyle yüzleşmek zorundadır.


Bu "yeni" hayat ona bir tokat gibi çarpar. Mini karavan evinde yapayalnızdır. 20 yıllık Nintendo'yu bile oynayacak bir tanıdığı yoktur mahalladeki bir kaç veletten hariç. Bütün hayatını güreşle dolduran Randy için kötü günler başlamıştır. Basit bir iş bulup insanlara hizmet etmek, buna alışmak ve bununla mücadele etmek zorundadır. Bir yandan da unuttuğu kızıyla arasını düzeltmeye çalışmaktadır ama bu sandığından daha zor bir iştir. Randy koca bir hayatını "kim için, ne için, ne pahasına" harcadığının muhasebesini yapar içten içe. Hiç bir şeyi yoktur. Her şeyi o ringte bırakmıştır. Yalnızlık da karşılaştığı en büyük rakiptir ve bununla başa çıkamamaktadır. Sürekli takıldığı bardaki kucak dansı yapan kız bile ona müşteri gözüyle bakmakta, aradaki kıvılcımı bir adım öteye götürememektedir.


Ringin dışında kalan insanların büyük bir hayranlıkla ringteki güreşçileri alkışlaması Randy için büyük bir ironidir çünkü Randy, ringin dışındaki o insanların verdiği mücadeleyi ring dışında verememektedir. Güreşerek yaşamış ve güreşecek ölecektir.


________________________
The Wrestler bize aslında bir çok şey gösteriyor Randy'nin hikayesinin yanında. "2 günlük dünya" dediğimiz şu evrende ufak hayatlarımızı aslında ne kadar ufak şeylerle doldurduğumuz ve neler için nelerden vazgeçtiğimizi gösteriyor. Zaten güreş arenasını da seçme nedeni bu Darren'in. Her şey önceden planlanmış, sahte bir dünyadır burası. Kazanan önceden bellidir ama o ringin içindeki insanlar bu sahte dünyayı "gerçek dünya" haline çevirirler ve içerisinden de çıktıklarında balık gibi çırpınmaktadırlar. Bunu gözler önüne seren Mickey Rourke Oscar'lık bir performans sergilemiş gerçekten. Bir çok sahnede göz yaşartıp içinde bulunduğu trajediyle izleyeni depresyona sokabiliyor. Beni çok etkiledi film. Özellikle sahilde kızına yaptığı konuşma ve final sahnesinde elinde mikrofonla yaptığı konuşma muazzam. O kadar ki, filmde tuvalette kesilen bir sahne varmış ve sadece yönetmende ve Rourke'ta varmış bu sahne. DVD'de ve sinemada gösterilmeyecekmiş (Rourke bu sahnenin kesildiğini öğrenince 2 hafta Darren'le de konuşmamış. Çünkü Darren dahil herkes bu sahnenin inanılmaz güzel olduğunu ama filme negatif bir yön kazandıracağını düşünmüş. Çok merak ettim açıkçası. Bir tane çarpıcı tuvalet sahnesi var gerçi ama o değil muhtemelen).

Bir de Oscar ödüllü Marisa Tomei faktörü var filmde. Bu hatunun bu kadar "taş" olduğunu bilmiyordum açıkçası :) Çok iyi strip edebildiği gibi kucak dansında da başarılı gördüğümüz kadarıyla. Oscar'a da aday bu sene ama pek şans vermiyorum. Filmde Randy gibi, o da işi ve iş dışı hayatında git-geller yaşayan, hangi dünyaya ait olduğunu sorgulayan bir kadın rolünde. Randy'nin trajedisini anlatabilmek için detaylıca anlatılmış hoş bir karakter olarak hafızamıza kazınıyor açıkçası.

Filme teknik olarak baktığımızdaysa mükemmel bir çalışma göremiyoruz. Zaten olması gereken de bu. Filmin içeri girebilmemiz için, renklerin ve sesin doğal olması gerekiyor. Filmde bu yüzden "ilahi müzik" kullanılmamış. Rock n Roll bezeli tüm müzikler bir kaynaktan bize veriliyor. Güreş sahneleri çok başarılı, hem sahte hem değil. Makyaja çok az sahnede gerek duyulmuş Randy için. Kamera çok az sabit olarak kullanılmış. Genelde Randy'nin ensesinden bir omuz kamerasıyla filmi takip ediyoruz. Bu "takip etme" hissi için oldukça zekice.


Bu yazıda değinmediğim noktaysa, filmin güreşçiler dünyasına çok iyi ve saygıyla yaklaşması.


7 milyon dolara yapılan bu filmin neden bu kadar kendisini sakladığını ise anlamıyorum. Ne adam gibi fragmanları çıktı, ne de art'ları. Afişi bile tek. Halbuki 2008'in en etkileyici filmlerinden biri The Wrestler. Kimse bu filmi izlemeden Top 10'unu hazırlamamalı bana sorarsanız. 8.6 /10


"In this life you can lose everything you love, everything that loves you."


__

Rourke ve Darren ile yapılan röportajı ŞURADAN izlemenizi öneririm.

29 Aralık 2008 Pazartesi

Transsiberian

Her şeyin birdenbire saçma sapan bir hale gelmesi filmlerde her zaman ilgi çekici bir meta oluyor, hele ki bu yapı tekinsiz bir atmosfer ve iyi oyunculuklarla şekillendirilirse çok daha ilgi çekici bir hal alıyor. Transsiberian yukarıda bahsedilen tüm öğeleri layığı ile yerine getiriyor ve gerilimin adım adım arttığı, seyri hoş bir öyküye kaynaklık ediyor.

Konusundan çok kısaca bahsetmek gerekirse; Evli ama mutsuz bir çift olan Roy ve Jessie, çalıştıkları kilise tarafından bir görev için Rusya'ya gönderilirler. Bütçeleri kısıtlı olduğu için Çin'den Rusya'ya trenle gitmeye karar veren çift; yine aynı sebepten ötürü kompartımanlarını başka bir çiftle paylaşmak zorunda kalır.

Evli çiftimizi Emily Mortimer ve Woody Harrelson canlandırırken kendilerine Ben Kingsley de eşlik ediyor. Zaten bir filmde Ben Kingsley varsa o filmin başka türlü bir film olacağı tecrübeyle sabit artık aklımda. Keza bu seferde aynı sonuç…

Yönetmenimiz de “Makinist” ile favori filmlerimden birine imza atmış olan Brad Anderson. Kendisini oldukça takdir ediyorum. Burada da bence gayet iyi bir iş çıkarmış. Hikâyedeki yolculuk için harika mekanlar bulmuş ve çekmiş. Karlı ve fotoğraf çekmek için habire kare veren dış dünya nefisti. Ayrıca tekinsiz bir atmosfer için hem klostrofobik hem de olabildiğince agorafobik bir yapı kurmuş olması zaten film için gerekli malzemeyi sunmuş hemen yönetmene. Bir tren ki çok uzun bir yola gidiyor ve hiiiç bilmediğiniz kocaman kocaman dünyalardan geçiyor.Başınıza bir şey gelirse..?

Filmimiz aynen hikayede çuf çuflayan trenimiz gibi ağır ağır anlatıyor mecalini. Arada bir duraklarda duruyor ve yolcu değişimi yapıyor. Sonra yine dingin ama muhteşem manzaralar eşliğinde devam ediyor yolculuk. Bu yolculuk esnasında kahramanlarımızın da her bir duraktaki molaları ve değişimleri çok iyi işlenmiş. İçsel olarak her şeyini planlamamış biri gibi görünse de derli toplu durmaya çalışan koca ve tedirginliğinin nedeni olarak bir anlam veremediğimiz tuhaf eş devinimleri çok iyi yansıtılmış. Kimi izleyicileri sıkacağını düşünsem de bu ağır ağırlık çok iyi geldi bana. Yalan merkezli hikaye örgüsünün ve alttan alta merak uyandıran dramatik yapının hastası oldum diyebilirim.

Aksayan tarafları için “sonu” diyebilirim ama aslında bir sonu var mı onu da bir çözemedim ben. Şehre kar yağsın beklentisi varsa üzerinizde, bir de sıcak bir kahve eşliğinde izleyin filmi. Arada bir tırnaklarınızı yiyebilecek seviyeye de gelirseniz, daha ne isteyebilirsiniz ki. İyi seyirler…

27 Aralık 2008 Cumartesi

The Day the Earth Stood Still / Osmanlı Cumhuriyeti

Bazı filmler fragman olarak kalmalı maalesef. Yaklaşık iki aydır beklediğim filmden neredeyse hayal kırıklığıyla çıktım. Duygusal olması gereken sahneler duygusal değil, görkemli sahne beklerken geçen sıkıcı ve senaryoya katkısı olmayan dakikaların sayısı akıl alır gibi değil, Jennifer ve Keanu da özelliksiz oyunculuk sergilemişler. Donuk Keanu ifadesi de uyuz Matt Damon suratsızlığına dönüşmüş.

Film dandik mesajlar verme konusunda ustalaşırken, bize göz yaşları içinde "ulan beklediğim tüm filmler neden böyle hayal kırıklığına uğratıyor beni" demek kalıyor. Aslında fikir çok içten. İnsanoğlunun gezegeni manasız sahiplenişi ve dışardan gelen bir "dünyayı kurtarmaya geldik, insanlığı değil. aslında dünyayı insanlıktan kurtarmaya geldik" ampulu ile insanın yaşadığı gezegene yabancılaşması, varlığını sorgulaması ve ağlayınca dünyayı kurtarması mesela fakat bunların sindirilememiş bir biçimde sunulması en az bu son cümleyi hiç bitmeyecekmiş gibi uzatışım ve sonlandıramayışım kadar üzücü.

Bu filmden önce ablamların zoruyla Osmanlı Cumhuriyeti'ne gitmiştim. Ablamlar aslında aklı başında insanlar ama sinema konusunda katıksız gerizekalılara dönüşebiliyorlar. İkidir gittiğim filmlerden dolayı kendimden utanıyorum. Gani Müjde artık karışmasın bu tarz işlere. Ben bu filmde sorulan soruları -ve soruluş şekillierini- en son İlkokul Türkçe kitaplarında okuma parçalarının sonundaki pembe fonlu "okuduğumu anlayalım" kısımlarında görmüştüm, ve işin kötüsü o sorulara sınıfın en beyinsiz öğrencileri bile üç satır mantıklı yanıtlar yazabiliyordu. Bu kadar basit olmamalı. Ata Demirer de oyunculuğa Avrupa Yakası isimli yetenek törpüsünde devam ettirmeli bence. Filmin yer yer komik yer yer ciddi/duygusal/dersverici/hafifmantıklıyoğunmilliyetçiliksoslu olması da iç-wait for it-ler acısı.

Grey's Anatomy dünyanın en iyi dizilerinden biriymiş bu arada. Geçen bir iki ayımı bu diziyle geçirdim. İzlemiş olup da şu ana kadar bana tavsiye etmemiş olan ve dolaylı yönden geç keşfettiğim için suçlayabileceğim herkese bu cümlenin de bir sonunun olmadığını belirtirim. Bu aralar da Six Feet Under'a başladım tekrardan. Ölüm hayat ikilemi, yalnızlık, modern hayatın getirdiği bencillik, ilişkilerdeki çıkmazlar vs vs...süper dizi olm!

23 Aralık 2008 Salı

Benjamin Button ve The Reader












5 dalda oscar adayı olarak Xmas'ta vizyona girecek olan The Curious of Case of BENJAMIN BUTTON'ın 720p, son Trailer'ı.




Kate Winslet'ın cüretkar sahnelerine bolca yer veren THE READER, 4 dalda Oscar adayı. Amerika'da vizyonda.



19 Aralık 2008 Cuma

17 Aralık 2008 Çarşamba

Låt Den Rätte Komma In*

* Let The Right One In

100 yılı aşkın bir sürede edebiyat dünyasından sinema dünyasına geçmiş bir klişeyi nasıl yeniden yorumlarsınız?

İşte bu sorunun cevabını aldım geçen gece... Geçen Aralık dünyanın muhtelif yerlerinde gösterime giren İsveç yapımı bu film, özellikle Holywood'un ekmeğine yağ süren büyük bir "korku" klişesini yıkıyor. Holywood bunun üzerine nasıl geçeck acaba? şeklinde düşüncelerin lüzumu yok zannımca. Keza kendileri ya filmi alır daha güzel efektlerle yeniden gösterime sokar ya da benzer bir konuyu farklı bir isimle piyasaya sürer. Bu film hakkında sanırım kendileri pek birşey yapamayacaklar, özel efektlerden gerçekçiliğe ve hatta oyunculuğa tam anlamıyla bir şaheserle karşı karşıya kalmış durumdalar çünkü.

Oskar'ın hayatı hergün okul arkadaşlarından işkence görmek ve odasında yalnızlığıyla cebelleşmek gibi rutin meselelerle geçmektedir. Bu sırada yan dairesine yeni taşınmış olan kendisinden birkaç yaş büyük (12 yaşındaki) Eli'yle tanışır. Ve aralarında duygusal bir yakınlaşma başlar.

Tam buraya kadar klasik bir dram /romantik filmin işleyişini özetleyebilmiş oluruz. Ancak film türdeşlerinden burada kopuyor. Çünkü küçük Eli bir vampirdir. Hem de Bram Stoker'ı depresyona sürükleyecek cinsten bir vampir...

Film, İsveç sinemasının soğuk, gerçekçi ve katı havasına eklediği korku öğelerini aynı gerçekçilikle yansıtıp tırım tırım tırsıtırken aynı zamanda insanın dudağına sıcak kanlı bir öpücük konduruveriyor dersem radikal gazetesi haftasonu eki yazarları gibi kolpa bir izlenim bırakmış olurum sanırım. Ama konu hakkında daha güzel bir ifade cümlesi gelmiyor aklıma.

Özellikle başroldeki çocuk oyuncuların (Kåre Hedebrant ve Lina Leandersson) mükemmel oyunuyla bağlılık, aşk gibi konuları anlatırken toplumsal cinsiyet gibi bir konuya da inceden değinen film; vampir klişelerini de oldukça güzel işleyerek Stoker'ın kemiklerini sızlatıyor alenen.

John Ajvide Lindqvist in aynı adlı romanından uyarlanan film şimdiye kadar izlediğim en farklı, en sürükleyici, en ağız burun uyuşturan filmler arasına girdi bile.. Hatta bazı kısımlarda Ondskan' ı hatırlattı. En az üç kere daha izlerim ben.. Siz bir kez de olsa bir göz atın bakalım..

8.5/10

http://www.imdb.com/title/tt1139797/
http://www.lettherightoneinmovie.com/

16 Aralık 2008 Salı

The Chaser -Chugyeogja- (2008)

Baylar ve bayanlarrrrr... Size 2008'in en iyi Kore filmini sunmaktan gururrrr duyarımmmm...
The Chaser (Chugyeogja)



Güney Kore sineması büyüleyicidir, bunu 1 milyon kez söyledim, söylerim de. Çünkü böyle bir sinema yok şu anda dünyada. İsterseniz sadece bir izleyici olun, isterseniz kamera arkasında çalışan biri, eğer fanboy değilseniz Kore sineması karşısında saygıyla eğilmemeniz için hiç bir neden yok. Her ne kadar Japonların "bez bebek"lik cinsliğine fazla da özenseler, hiç dibe sürüklenmeden kendi yağlarında harika işler çıkarmaya devam edip, sürekli yeni yeetenekler kendilerini göstermeyi biliyorlar... Bizim sinemamız gibi birkaç tekele ait değil adamların beyaz perdeleri. Her şeyi de beğenmiyorlar bizim gibi. Hele milyonların gittiği filmlere bakınca taşınasım geliyor yeminle buralardan...




The Chaser'a gelirsek, inanılmaz harika müthiş bir film. Kim tarafından yazıldı ve yönetildi peki? Hong-jin Na adında biri. Tanıdık gelmiyor tabii ki kulağa çünkü bu daha 35 yaşındaki bir adamın ilk filmi. Şaşılacak bir durum açıkçası. Bir insanın ilk filmi bu denli harikaysa gelecek filmlerini iple çekiyorum kendisinin.



Tajja filminin kötü karakterini, filmi izlemişseniz hatırlarsınız. Yun-seok işte burada farklı bir karakterde yer alıyor. Polislikten atılan bir pezevenk kendisi.


İşte bir çok "kızı" var ve bunları pazarlıyor ve kısa zamanda kızlarının "işi bırakma" durumunun farkına varıyor. Kızların emekli olmasına anlam veremeyen pezo da son (sözde) işi bırakan kızın peşine düşüyor ve tesadüf eseri bu kızların hep aynı müşteride buluştuktan sonra ortadan kaybolduğunu görüyor. Film de işte burada kendisini göstermeye başlıyor. Bunun bir Spoiler olduğunu sakın sanmayın. Filmin bir "seri katili yakala" filmi olduğu zaten kapağından bile belli. Karakterimiz polis değil ama polis arkadaşları var departmanda. Her türlü gücü kullanarak kızı bulmak istiyor film boyunca ve 2 saat boyunca karakterin kendi içinde nasıl değiştiğini, aslında nasıl "biz" olduğunu görüyoruz.

Filmin en büyük başarısı hikayedeki minik sırları size bir adım önceden anlatması ve sanki dedektif sizmişsiniz gibi, olayları karşıya aktarmaya çalışmanızı beklemesi. Uzun süredir böyle bir filmle karşılaşmamıştım açıkçası. Memories of a Murder'a bu yönü aslında bir hayli benziyor ama The Chaser'ın çok farklı yönleri var. Harika bir screenplay çalışması söz konusu öncelikle. Film aslında gayet karanlık bir film ama bazı yerler o bilindik Güney Kore mizahıyla doldurulmuş (bilerek). Özellikle karakol planları çok leziz. Hem biraz soluk almanıza, hem yan konuların ilerlemesine yardımcı oluyor hem de "klasik olay örgüsünde ironinin değeri" adlı dersi biz öğrencilere şipşak gösteriyor. Deli gibi kıskanıyorum Asyalı senaristleri ya bu yüzden. Allah nasıl bir yetenek vermişse artık...



Şöyle bir baktığımda nete, seri katil filmin tek zayıf noktası olarak gösterilmiş. Bence bu bilerek yapılmış bir şey. Mr. Brooks gibi bir karakter olsa daha mı iyi olurdu film? Hayır elbette. Katil karda yürüyüp de izini belli eden ama bundan zekasıyla kurtulan bir psikopat. ÖZellikle filmin sonuna denk gelen son kurbanını deştiği sahne inanılmaz. İNANILMAZ yani. 5 defa geri sarıp izledim.


Ayrıca film Gümney Kore'nin güvenlik merkezlerini de bir nebze olsun anlatmaya çalışmış. Böyle bir film Türkiye'de yapılsa "ya kardeşim karakollarda biz adam mı dövüyozz yanii sorgu esnasında, çiçek veriyozzz" derler, o filmi de çıkartmana izin vermezler. Yeni yönetmen resmen açmış ağzını yummuş gözünü. Gerçek hikayelere dayanmadığı için de filmi, çok göze batmamış galiba yoksa cidden filmde büyük insan hakları suçları var.



Öyle efekt kasmadan, onlarca karakter kullanmadan, onlarca mekanı talan etmeden, milyonlarca dolar harcamadan, onlarca kötü film çekmeden de harika filmlerin yapılabildiğini görmek heyecan verici gerçekten. Hollywood'un bu filmin remake'ini çekip sıçmaması için hiç bir neden yok aslında. Her şey olması gerektiği gibi. Yani bir sevişme sahneleri eksik :))) O da filmin kimliğine aykırı zaten.





Film sadece Kore'de 5 milyon bileti geçti. 7.si düzenlenen Kore Film Ödüllerinin de resmen süpürdü. Tam yedi adet ödül almış.




Aralık bitmeden kaç tane 2008 yapımı daha Kore filmi izlerim bilmiyorum ama fikrim değişmeyecektir sanırım. The Chaser 2008'in en iyi kore filmidir gözümde. Şimdi tek istediğim Rough Cut'ı ve The Good, The Bad, The Weird'ı izlemek. Bunlarda da epey potansiyel gördüm bakalım :))) 8.1/10


Detaylı bilgi: http://www.imdb.com/title/tt1190539/

Best Picture: The Chaser
Best Director: Na Hong-jin (The Chaser)
Best Actor: Kim Yoon-seok (The Chaser)
Best New Director: Na Hong-jin (The Chaser)
Best Screenplay: Na Hong-jin (The Chaser)
Lighting: Lee Chul-ho (The Chaser)
Editing: Kim Sun-min (The Chaser)


İNDİR:

15 Aralık 2008 Pazartesi

Burn After Reading


Casusluk işlerini bu kadar arapsaçı ve saçma bir halde kim anlatabilirdi ki başka. Coen kardeşler belli ki No country for old men gibi bir filmden sonra eski numaralarını yapmak için tekrar yola koyulmuşlar. Bilindik formülasyon bu filmde de devam ediyor. Coen kara komedisi yapmak için ne gerekiyorsa hepsinden tutam tutam atmışlar ortaya. Oldukça başarılı oyunculuklar, kulağa ayak başparmağından giden yolda en harika şekilleriyle kullanılmış.

John Malkowich, Frances McDormand, George Clooney, Tilda Swinton ve Brad Pitt kimyaları birbirine harika geçmişken, döktürüvermişler bir de. Özellikle Brad Pitt alaşağı ettiği karizmasının tadını çıkarırken bizler ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kere daha anlıyoruz.

Filmin sonda birleşen yapısında, bir izleyici olarak bir yavanlık bulduğumu da ifade etmeliyim ve ayrıca senaryonun da filmin temposundan geride kaldığını da belirtmeliyim. Ki Coen’ler için senaryo dendiğinde bir duracaksın. Tarzın ifadesi için takıldıkları birkaç nokta da biraz yordu beni. Filme ilişkin seyrin zevkini azaltmak adına yapacağım bir şey yok, susuyorum. Casus komedisine getiremedikleri yeni bakış açısını kendi formülleri ile yola koyup adam etmişler ama yine de yeni bir şey sunmaması sadece beni sinir ettiyse sorun yok.

Filmi geçen senenin Oscar şampiyonluğu ertesinde ufak bir kestirme ve kendini tatmin sürecinde yapılan bir film olara görüyor ve Big Lebowski’nin devam filmi için gerekirse kısır yapıp götürüyorum.

Filme illa bi not vermem gerekiyorsa azıcık torpille 7/10.


11 Aralık 2008 Perşembe

Taken (2008)



Tok filmleri severim. Nedir tokluktan kastım, böyle her sahnesi bir amaca hizmet edecek, derin sinetomografik derdi olmayan, anlatmak istediğini damardan verecek... Taken böyle bir film. Bourne serileri de böyledir. Ona benzeyen diğer aksiyon filmleri de...


Bu filmde öyle güzel yakın dövüş sahneleri var ki, keyiften 4 köşe olmamak elde değil. Baş rolde Niam Neeson oynuyor. Kendisini zaten Batman Begins'ten biliyoruz. Gerçekten okkalı dövüşür. S. Seagal gibi kütüksel değil de, ya çok farklı abimiz, valla :))



Filmin konusu pis klişe ama film bittiğinde anlıyorsunuz ki bu filme yakışacak en iyi senaryo aslında bu. İşi için yuvasını yıkan bir baba, onun yaramaz kızı, hayattan bir bok öğrenememiş karısı ve yavuklusu vardır. Kız daha gençliğin doruklarında terlerken yurt dışı gezisine katılmak ister ve olanlar olur. Kızı kaçırılır... Tabii baba eski koruyucu ajanlardan olunca iş Ramboculuğa dönüyor ama daha mantıklısı. Çatışma sahneleri, araç takip etme sahneleri, ajanlık dünyasından zekice sunulmuş öğeler filan derken film bir çırpıda bitiyor. Çok başarılı film. Yılın en iyi aksiyonlarından desek yeri. IMDB'deki puanı zaten şaşırtıcı derecede yüksek ( Gayet kanlı ve vurdulu-kırdılır. 18 yaş sınırı getirmek doğru bir karar.



Buralarda vizyona girmez sanırım ama kaçmaz abi bu film. aşağıdaki adresten rapidshare olarak gidip indirin. Pişman olan beri gelsin. 7.7/10