29 Aralık 2009 Salı

Castaway on the Moon

BİR YERDEN UZAK, BİR YERE YAKIN
Konu sinema olunca filmleri Hollywood, Avrupa ve Asya şeklinde bölmeyi çok severiz biz. Üç ayrı tat, üç ayrı kitle göz önüne alındığında üç sinemanın da kendisiyle öne çıkan özellikleri vardır. Burada Hollywood ve Avrupa sineması nedir anlatmayacağım zira bu sayfaları takip ediyorsanız az çok cevabı biliyorsunuzdur ama özellikle ülkemizde Asya sineması (giderek artsa da) ne çok biliniyor de takip ediliyor. Asya sinemasını Oldboy’la veya 7 Samurai sananlar var. Japon, Çin, Tayland filmlerini geçtim, Güney Kore sineması özellikle 2000 yılından sonra sayısız güzel filmi dünyayla tanıştırdı. Güney Kore tabii ki Türkiye gibi değil. Burada izleyici sayısı 1.5-2 milyonu geçecek bir film ya içinde küfür olan bir komedi filmi, ya da silahın olduğu bir “dava” filmidir. Gerisi orta tempoda gider veya düşük tempoda batar ama Kore sineması box office’e baktığımızda, içinde günümüz duygularının bir belki iki karakterde pişirildiği filmlerin büyük işler yarattığını görebiliyoruz. Çünkü -evrendeki tüm senaristler kabul eder ki (etmesi lazım yani)- Asyalı yazarlar çok iyi yazar. Hem de çok. Kitaplarını çevirdiğimizde biraz o ruh kaybolsa da, filmlerde bunu pek yaşamıyor, damardan alıyoruz o kültürü.


Konuyu artık bağlasam iyi olacak. 2009 Mayıs’da Kore sinemalarında yaklaşık 1 milyon kişiye ulaşan, Hae-Jun Lee’nin son filmi Castaway on the Moon’a (Bay Kim'in Avare Günleri şeklinde Türkçe'ye çevrilmiş ey yumurtaya can veren Allah'ım) yakın mercek tutmak istedim. Lee ünlü bir yazar-yönetmen değil. İkinci yönetmenlik tecrübesindeyse çoğunun 10. filmde anca yolunu bulduğu bir işe imza atarak tüm kalbimi çaldı. Kadına, erkeğe, tüketen topluma, sosyal hayata, ikili ilişkilere, hayal ve umutlara bakışı kesinlikle 10 numara.

Film bir intihar teşebbüsüyle başlıyor. Kim, kredi kartlarının borçları ve daha birçok sorun yüzünden henüz filmin ilk saniyelerinde kendisini köprüden derin sulara atar. Sonra gözleri açılır. Az biraz sessiz bir ortamda uyanır. Yeşil renkler ortamda baskındır, rahatlamıştır, cennettedir. Yok yok, burası cennet değil, atladığı yerden birkaç kilometre uzaklıkta yer alan minicik bir adadır. Çöp doludur. Şehri tam karşıdan görmektedir ama bu adacıktan şehirdeki her hangi bir yola giden yol yoktur. Kimse de onu duyamamaktadır haliyle. Yani Kim, şehirden çok az uzakta, bu adacıkta mahsur kalmıştır. Artık bu adada hayatta kalmak zorundadır (Castaway filmi aklınıza gelsin). Çöpler en değerli hazinesidir. Kim’in hikayesi bir anda değişmektedir. Kim yavaş yavaş kendisini tanımaktadır ve ufacık şeylerle hayatının ne kadar eğlenceli ve değerli olduğunu anlamaktadır, aynı zamanda burada yazarın sosyal topluma fena giydirişleri göze çarpmaktadır.


GÖKTE ARARKEN ÇÖPTE BULMAK
Derken filme, kapakta gördüğünüz diğer kız katılır. Bu kız kendi odasından dışarı uzun bir süre çıkmamış ama hayatın ritmini de kaçırmamış, tüm soysal hayatı internette var olan, “yalandan” bir kızdır kısacası. Eminim ki bu tip insanlar sadece Kore’de yoktur. Çağımızın bir hastalığına, yazar farklı bir bakış getirmiş sadece. Odasından Ay fotoğrafı çeken bu kız, fotoğraf makinesinin zoom’u sayesinde Kim’i bu adada görür ve kızın hayatı bir şekilde değişmeye başlar. Adını film boyunca öğrenemeyeceğimiz bu kız, Kim’i uzaktan uzaktan izler ve bu reaksiyon sonucu ortaya çıkan maddenin sonuçlarını filmde ayıla bayıla izleriz.


Film tam bir detay zengini. Her bir eşyada, her bir imgede bir hikaye var ve filmin derdini anlamak istiyorsanız filmi biraz pembe dizi izler gibi izlememeniz gerekiyor. Böylece film sizi gerçekten bir adaya sürüklüyor. “Ben olsaydım ne yapardım yahu?” diyorsunuz ve işin ilginci, aklınıza gelen şeyleri Kim yapmıyor, onun yaptığı şeyler kesinlikle daha zekice ve daha gerçekçi oluyor. Çünkü siz bir adaya hiç düşmediniz! Ama filmin güzelliği işte bu, sonra sizi o adacıktan alıp bir odaya hapsediyor. Muhtemelen bu filmi odanızda izleyeceksiniz ve belki de biraz kendinizi bulacaksınız bu sahnelerde ama yine de karşılaşacağınız bu hayat size ilginç gelecek çünkü siz hiç bu tip kompleksleri olan bir insan olmadınız. İnsanların giderek sanallaştığı, giderek silikleştiği, giderek daha fazla tükettiği ve tarihin biz “modern” insanlara devrettiği bazı şeylerin anlamını, parantez aralarında görmek gerçekten büyük bir keyif bu filmde.


Tabii ki filmin asıl amacı düşündürmek değil. Sizi hislere boğmak. Kalbinizin attığını hissettirmek. Deli gibi güleceksiniz, çok kızacaksınız, hayalleriniz yıkılacak, boğazınızda bir şeyler birikecek ve muhtemelen mutlu bir şekilde ağlayacaksınız bu filmde. Oyunculuğun da gayet iyi olduğu bu filmi, başta hikaye sever tüm sinefillere öneriyorum. Böylesi Kore’den bile çok gelmiyor. 8/10

15 Aralık 2009 Salı

Saw VI - The legend suffers not!


Bazı isimlerin soytarı mı fenomen mi olduğuna bir türlü karar veremiyorum. Testere ve dolayısıyla Jigsaw a.k.a J.Kramer da bir karara varamadıklarım sınıfına girmekte. Birinci filmdeki efsanevi finali unutamayacağımı, hala izlememiş olanları arkadaşlıktan çıkarabileceğimi göz önüne alırsak -sen ne biçim bir insan oldun-, daha sonra gitgide vasatlaşan serinin hepsini inatla sinemada sadık bir fan olarak izlememin sebebini de anlamış oluruz sanırım. Gerçi en son beşinci filmin bitiminde salondan ayrılırken "Yemediğim abur cubur kalmadı film boyunca, ama hala mutsuzum. Artık yeter, Testere; seni 'sinemada izlenecek' filmler statüsünden çıkarıyorum."demiştim. Şimdi ne mi düşünüyorum; keşke bunu da sinemada izleseydim!

İkinci filmden çıkarken filmi beğenmek için ne kadar da kastığımı, üçüncüde artık buna takatimin kalmadığını, dördüncüde filmden çıktıktan sonra film hakkında hiç konuşma gereği bile duymadığımı, beşincide de 'sanırım kendimi Spy Kids gibi daha eğlenceli serilere vermeliyim'sonucuna vardığımı hatırlıyorum da, bu filmin ilaç gibi gelmesini kolay kolay kabullenmekte zorlanıyorum:)

Hikaye çok güzel akıyor filmde bu bir. Dördüncü ve beşinci filmde seyirci hikayeyi takip etmek istemesin diye elinden geleni yapan senaryo gitmiş, yerine çok daha akıcı ve artık seriyi neredeyse umursamayan beni bile tırnak kemirmeye iten bir senaryo gelmiş.

Müthiş final geleneğini bozmuyor bu iki. Final sahnesinde serinin yepyeni bir açılıma, tabiri caizse gerçek yeni Jigsaw'a doğru yelken açtığını görüyoruz ki bu da diken diken olan tüy sayısını ikiye katlıyor. Açılış tuzağından kurtulan kadınla Hoffman'ın yaşadığı diyalog sonrası Amanda'nın da yerinin doldurulacağını düşünmek mümkün.

Film Jigsaw'un tüm bu sapıklıkları yapmasının arkasındaki motivasyonu çok güzel anlatıyor bu üç. Kısa ve basit cümlelerle de olsa nasıl bir felsefeyle hareket ettiğini diğer filmlerden çok daha güzel gösteriyor.

Açılış sahnesi ve altı çalışanından dördünü kurban etmek zorunda kalan müdür sahnesi muhteşemdi bu dört. Patronları tarafından seçilmek için birbirine bok atan altı çalışanı kan, ter, salya sümük ve yalan dolan içinde görmek çorabımın dokumalarına kadar -naylon çorap giymiyorum evet- buz kesmemi sağladı. Mükemmel sahneydi.

6 filmdir aynı tema müziğinden vazgeçilmemiş olması yine beni benden aldı bu da beş. Yaratılan suspense, sonra açıklanan gerçekler, flashbackler falan filan ve hep o aynı müzik. Şahanetti.

İzleyin, izlettirin. Uzun bir süre sonraki ilk kez yeni bir Testere filmi için ümitliyim, o yeah; oy vono ploy o goym.

Ve dişimle tırnağımla -ne?- kendi blog adresim: http://amberarmageddon.blogspot.com/

29 Kasım 2009 Pazar

2012


Emmerich, Bizi Daha Önce de Uyarmıştı!!!

En baştan belirtmeliyim ki, Roland Emmerich’in hiçbir zaman hayranı olamadım. Bunun birçok nedeni var tabii ki ama ilk sırada abimizin aynı anda iki işi yapamıyor oluşu geliyor. Yani ilk iş olan “felaket-disaster” oluyor olmasına ama maalesef iş hikâyeye gelince orada çamura batıyor. Klişenin bile ötesine geçmiş yazar-yönetmenler arasında belki de zirveye oynuyordur Emmerich ve 2012’de de bu alışkanlığından vazgeçemiyor.

2012 aslında sinema açısından gayet malzemesi olan bir konu. Yani Mayalardan, Sümerlilerden günümüze gelen ve bilim-teknolojiyi de arkasına alan, öyle veya böyle bir şeylerin dünyada değişeceği bir tarih ve açıkçası ben bu sefer “hikâye” anlamında iyi şeyler bekliyordum. 55 yaşına gelmiş, 10’dan fazla film-yazmış yönetmiş, milyar doları bulan paralar kazandırmış birisinden bunu beklemek en doğal hakkım diye düşünüyordum ama düşünmez olaydım. Beyin soğancığım büzüşseydi de umut beslemeseydim, beklentilerim karşısında kendimi enayi gibi hissetmeseydim.

John Cusack yani Jackson, sıradan bir Amerikan babasının belki yarım adım ötesindeki birinden farksızdır. Biraz sorumsuzdur, biraz sevgi doludur, biraz heyecanlıdır ama yeri gelince gözü hiçbir şeyi görmeyebilir. Her Amerikan babasının ruhunda bir kahraman yatar, biliyorsunuz. Çok, çok az satan bir kitabın yazarıdır ve bu kitabı yazarken boş verdiği ailesiyle (eşiyle) boşanmıştır. Yani tipik bir Amerikan ailesinden pek farkları yoktur. Hatta o kadar ki yeni eşiyle eski eşi arasında minik bir kıskançlık bile vardır! Sonra tahmin ettiğiniz, fragmanda izlediğiniz tüm olanlar olur ve Jackson çocuklarıyla, eski karısıyla ve onun eşiyle maceranın göbeğinden ayak serçe parmağına kadar hayatta kalma savaşı verir. Spoiler vermemek için bu noktada pek bir şey demek istemiyorum ama birkaç tane Emmerich filmi izlediyseniz filmin nasıl başlayıp nasıl devam edip ve nasıl biteceğini biliyorsunuz demektir. Bu konuda film, hiç cesur olmamakla beraber izleyeni de asla sürprizlerle, zekice tasarlanmış hikâye oyunlarıyla etkileyemiyor. Filmin izleyiciyi etkileyeceği tek yer görsel efektleri.

Sen Beni Bir De Gece Gör…

260 milyon dolarlık bir bütçeden bahsediliyor. Sanırım bunun %75’i sadece CGI’lara gitmiştir çünkü şu güne kadar gördüğümüz en iyi CGI’ları bu filmde görebiliyoruz. Her şey en ufak detayına kadar çizilmiş, hareketlendirilmiş ve yok ediliyor. Felaket zinciri başladığı andan itibaren aileyle birlikte biz de o cehennemden kaçmaya çalışıyoruz ve film bir nebze olsun sizi atmosferine sokmayı başarıyor buralarda. Yıkılan yollar, devrilen arabalar, çöken köprüler, un ufak olan binalar, boşluğa atlayan metrolar, margarinin erimesi gibi denize batan bir eyalet, dev dalgalar… Kesinlikle görüp görebileceğiniz en iyi görsel efektler bu filmde ve işin en güzeli de hiç de yapmacık değiller. Belki de gerçeğini yıksalar bu kadar pahalı tutmazdı diyor insan!



Bir diğer eleştirilecek noktaysa Emmerich’in bu olayı global hale çevireceğim derken bunu eline yüzüne bulaştırması. Filmde oldukça iğreti duran bir Rus ile tanışıyorsunuz. Bir süre bayağı Rus göndermeleri izlemek zorunda kalıyorsunuz maalesef. “Para her şeyi satın alır” ile “Bazı şeyleri alamaz” arasında gidip geliyorsunuz hiç derinlere inmeden. Rusları sevmiyorum yaa bile diyorsunuz ama sonra bu fikrinizi sorgulayacak şeyler izliyorsunuz. Sonra zaten bu tutarsızlığı hep hissediyorsunuz film boyunca (örneğin Jackson’ın eşi yanar-dönerlik konusunda ders veriyor alttan alttan). Bu global bir olay olduğu için diğer dünya ülkeleri de bu olaydan etkileniyor ama bu kısımlar hemen geçiştiriliyor. Yani İngiltere’de ne oldu mesela? Bir TV’den filan da gösterilebilirdi. Biz yine daha çok olayın Amerika tarafına bakıyoruz. Tabii Emmerich’in siyasal görüşü de az hissedilmiyor değil filmde. Danny Glover’ın oynadığı Amerikan başkanı rolüyle o kadar melek gibi bir tablo çıkıyor ki ortaya, şaşarsınız. Bir ara eline paspas alıp beyaz sarayı silmeye başlayacak sandım. Tabii bu yapılırken de Beyaz Saray’a ve çevresindekilere de alt alttan, (aslında ortaokul öğrencisinin bile anlayabileceği) iğneler yollanıyor. Bir kıyamet filminde bunlara artık ne kadar sıcak bakarsınız bilemiyorum ama benim tarzım değil. Ha, desek Emmerich bu konularda cesurdur; gördük ki o da değil. Mekke yıkımını göremedik. Fetva verilir korkusundan mıdır nedir, çıkarılmış filmden. Yani kıyamet kopuyor, dünyada taş üstünde taş kalmıyor ama Kâbe sağlam mı kalacaktı? Nasıl bir beton teknolojisi kullanıldıysa…

Yeşil Perde Oyunculuğu…

Oyunculuklar da en az senaryo kadar kötü. Dünya yıkılıyor, gözlerinin önlerinde on binler ölüyor ama ne aile fertleri ne de çocuklar korkudan şöyle bir titremiyor. Birkaç damla gözyaşı sadece. İnsan haliyle kendisini koyuyor öyle bir durumda “Ben olsaydım nasıl hissederdim” diye ve sonuç aslında belli; insan kabız olur korkudan ve epey saç döker, beyazlatır. Ama filmimizde “öleceğiz” korkusu pek yok. Sadece “Kaçmalıyız” hissi verilmiş. Tüm dünya lahana çorbasına dönmüş ama bizim derdimiz bir köpekçik olmuş örneğin. Ve bunun ben sanmıyorum ki “Amerikan insanı duygusuzdur” demek olsun. Bariz bir yönetmenlik acizliği izliyoruz. Araya serpiştirilen dramatik sahneler de tek tüy dikemiyor. Bu konuda biraz daha oturup Titanik izlemesini beklerdik yapımcıların. Filmin bu konuda tek başarısı Woody Harrelson’un çılgın radyocuyu oynaması ve bunu da hakkıyla yerine getirmesi. Zombieland’ten sonra kendisine buradan da şapka çıkarıyoruz.

“Sonuçta bir kıyamet filminden ne beklenebilir ki?” diye sorup beklentilerinizi aşağıda tutabilirsiniz, hiç sorun değil ama bu kadar büyük paraların döndüğü filmlerde, tercih edilen DEĞİL, direkt hata olarak yapılan şeylerin, ki bunu yapan çok tecrübeli isimlerse, göze batmaması imkansız. “O kapı kapanmadan motorlar çalışamaz aman Allah’ım!” nasıl bir saçma mantıktır örneğin. Ya da hala filmin devam etmesi için über tesadüflerin istisnasız hep üst üste gelmesi… Kimse arthouse tarzında bir hikâye üzerinden gelen kıyamet filmi beklemiyor tabii ama en azından klişelerle bezenmiş filmlerin hakkının verilerek yapılıp sunulsun bari demekten kendimi alamıyorum. Çünkü hala filmlerin görsel efektsiz sahnelerin süresi, efektli sahnelerinden fazla. 5/10

16 Ekim 2009 Cuma

Hurt Locker

"The rush of battle is a potent and often lethal addiction, for war is a drug"


"Genç Amerikalı asker, Irak'a veya Afganistan'a gider ve dünyanın efendisinin kim olduğunu herkese gösterir silahıyla" özetindeki filmlerden birisi olarak hafızamda kalan The Hurt Locker'un fragmanı, kendisini izlediğimde bu fikrimi 180 derece değiştirdi ve 2009'da izlediğim en iyi filmlerden biri oldu (fragmanlara kanmayın). Bilindik bir hikayeyi, bilmediğimiz bir açıdan gösteren 58 yaşındaki hatun kişisi Kathryn Bigelow, Strange Days'i gölgede bıracak kadar başarılı filmde yönetmenlik hünerlerini, en sıcağından ortağa koymayı bilmiş.

2004 Irak'ında geçen filmde William James (Jeremy Renner) adındaki bir askerin, içinde bulunduğu ortama, hayatına ve karşıdaki insanın hayatına bakışına tanık oluyoruz. Şunu başta söylemekte fayda var ki, yaratılan atmosfer tam anlamıyla distopik. Eğer The Thin Red Line'ı izlemişseniz, ne demek istediğimi biraz daha iyi anlayabilirsiniz.

Film safkan bir aksiyon değil. Ben öyle sandığım için ilk başta söylediğim şekilde düşünmüştüm. Film sadece çatalın bir ucunu aksiyona batırmış diyebilirim. Bu da zaten filmle beraber gelmek zorunda olan bir öğe. ASkerimiz William, bulunduğu bölükte, bomba imha ekibinde yer almaktadır ve eğer biri bir köşeye zaman ayarlı bir bomba koymuşsa, o iş William'ın işidir. Tüm dünyanın manşetlerde okuduğu (misal veriyorum) "Irak'taki bombalı saldırıda onlarca sivil hayatını kaybetti!", heh, işte bu haberlerin onlarcası William'ın ellerinden geçiyor. Film boyunca William kuytu bir köşeye gizlenmiş bombayı bulmasını ve imha etmesini izliyoruz. Oldukça heyecanlı geçiyor bu sahneler ve asla klişe değiller. Yani sahnenin sonunda, "kırmızı kablo mu, mavi kablo mu?" diye bitmiyor. Filmin afişinde de görebileceğiniz gibi, ufak bir fitilin ucu, ilçeyi havaya uçuracak kadar bomba kümesine bağlanmış bulunabiliyor. Buradaki hissiyatı da film izleyiciye çok iyi aktarıyor. Sandıldığının aksine film en az dört kamera ile eş zamanlı çekilmiş. Kurguda bunlar ustaca editlenerek de oradaki heyecanlı dakikalar aynen izleyene geçiyor. "Ben olsam dakka durmaz kaçardım" dememeniz imkansız. Az sonra bir kıyamet kopabilir ve siz tam ortasındasınız bu sessiz cehennemin! İşin daha kötüsü, bundan kurtulsanız bile, yarın yine aynı tehlikede yer alacaksınız. Ondan kurtulsanız, bir sonraki gün yine ve yine ve... Buradaki buhran da aynen içinizi kaplıyor ve pek umutlu bakmıyorsunuz yarınlara.

Peki karakterimizin derinliği nedir? Niye biraz manyaktır? Nedir çizik olmasının nedeni? Bunları film, 130 dakika boyunca ince ince işliyor elbette. Karakteri bu kadar iyi anlatabilen film olmasının ödülünü de zaten film, gittiği festivallerin çoğundan eli boş dönmeyerek aldı, alıyor. William'ın hikayesi anlatılırken de, bir taraf seçmeyen bu filmin, geçtiği sokaklardaki insanlar da anlatılıyor ama alıştığımız gibi sesli değil. Sadece bakışlarla veya feryatlarla. Filme ahlaki açıdan da güzelce bakan film, yer yer yürekleri sızlatmıyor değil. Özellikle William ile porno film satan çocuk Beckham'ın aralarındaki muhabbet, filme süper bir hava katıyor. Yer yer imge ile bunlar zenginleştiriliyor, yer yer de muhabbet arasındaki ufak esprilerle. İmge demişken, Avrupa sineması severlerin alışık olduğu türden kareler bolca mevcut. Irak sokaklarında, astronot kılıklı biri, sanki buraları keşfe çıkmış gibi giderken, halkın soğuk bakışlarında "yanılıyorsun" ifadesi yakalamak gibi, onlarca öğe barındırıyor Hurt Locker.

Bağımsız film olarak, gayet ucuza çekilen film dünyada çok güzel bir gişe başarısı yakaladı (ki film 16mm çekilmiş olmasına rağmen). Bu da bu tip filmlerin illa milyon dolarlık patlamaların yer almadan da ne kadar iyi anlatılabileceği yönünde hoş bir örnek oldu arkadan gelenlere... Türe az çok yakınsanız, kesinlikle öneririm bu filmi. 7.5/10

11 Eylül 2009 Cuma

Män som hatar kvinnor


The Girl with the Dragon Tattoo olarak da ayrı bir ingilizce adı var filmin.Belirteyim...

Film, İsveç’li yazara ait “Millenium” adlı bir üçlemenin ilk kitabının uyarlaması. Stieg Larsson imzalı serinin ilk kitabı olan “The Girl with the Dragon Tattoo” ile elde ettiği başarıyı hiç göremedi zira kitapları henüz basılamamışken vefat etmiştir. Ölümünden sonra bir araya getirilen eserleri çok daha fazla sayıda olacakken ancak üç kitapta kaldı.( Serinin 11 kitap olması düşünülürken zamansız vefatı sebebi ile ancak bu kadarı basılabilmiş.) İngilizceye çevrilirken de Girl with the dragon tattoo gibi bir isimle yayımlanmış.(Enteresan ama gereksiz bir çeviri.)Neyse kitapları ile inanılmaz bir başarı elde eden Larsson, best seller olmasının yanı sıra çok başarılı “page turner” olarak da görülmekte. Zira kitapları birkaç gün içerisinde bitirilmekte. Bu konuda cidden başarılı olduğunu bildirmeliyim. Thriller okumayı sevenler mutlak surette göz atmalı diyerek filme döneyim.


Gazeteci Mikael Blomkvist siyasi bir skandalı ortaya çıkarmaya çalışırken olaylar tersine döner ve hapis cezasına çarptırılır. Bu bozgun sırasında Vanger ailesinin üyelerinden olan Henrik Vanger oldukça gizemli bir olayın çözümü için gazetecimize ulaşır ve 40 yıl öncesinde garip bir biçimde ortadan kaybolan yeğeni Harriet Vanger hakkında bir araştırma yapmasını ister. Oldukça uzun bir süre açığa çıkarılmaya çalışılmışsa da başarılı olunamamış bu gizemli öykü daha ilk dakikalardan hem seyirciyi hem de Blomkvist’i içine çeker. Hikayenin bu gidişatı içerisinde kendisinden bahsedilmeden geçilemeyecek karakter Lisbeth Salander olaya dahil olur. Lisbeth Asperger sendromlu biridir ve özel bir güvenlik firmasına hackerlık ve üstün araştırma kabiliyetini kullanarak bilgi sağlamaktadır. Oldukça sıra dışı olan bu karakter gazetecimizle Herriet’in kayboluş gizemini araştırmaya başlar. Garip bir biçimde karşılaşan ikili son dönemde beyazperdede izlemesi en keyif verici çiftlerden birini oluşturmuş. Meşhur X-Files çiftimizin garip nevrotik ikilemini çok daha iyi yansıttıklarını düşünüyorum. Olayın kendi içerisindeki gizemi zaten başlı başına merak konusu iken bu ikilinin kendi aralarındaki ilişki biçimi hatta yüz mimikleri bile olayı gittikçe gergin ve meraklı hale getirmekte.


Araya bilmeyenler için Asperger Sendromu’nu alayım zira karakteri anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. 1944'de Avusturyalı hekim Hans Asperger tarafından ortaya konan sendrom temelde otizmin bir ucu olarak kabul edilmektedir. Empati eksikliği, uygun olmayan tek yönlü iletişim, arkadaşlık kurma becerisinde eksiklik ya da tamamen yoksunluk, tekrar edici konuşma, sözle olmayan iletişim, belli konulara karsı ilgi geliştirme, duruş bozuklugu ve sakar hareketler sergileme, çoğunlukla normal ya da ustun zekaya sahip olma özellikleri sergilerler. Sendrom bir yandan nöropsikiyatrik bir bozukluk olarak addedilirken bir yandan da temelinde insan özelliği olduğu pek çok üstün bilişsel ve karakter özelliği barındıran bireylerde görülmektedir. Örneğin; Einstein'da bu bozukluğun bulunduğu belirtiliyor.

Asperger sendromunun karakteristik özellikleri:
· Asperger sendromu olan insanlar sosyal olabilmek için çabalar ama başaramaz.
· Yüz ifadeleri gibi sözel olmayan sinyalleri anlamakta güçlük çekerler.
· Tek düze, hızlı, duygudan yoksun konuşurlar.
· Sözcüklerin mecazi anlamlarını anlamakta güçlük çekerler.
· Hayal gücü eksikliği vardır, soyut düşünmede zorlanırlar.

Bahsedilen bu sendromun Lisbeth’te vücut bulması son derece iyi işlenmiş. Bu da karakteri olduğundan daha ilgi çekici kılmaya yetmiş. Lisbeth’in geçmişine ait birçok merak belirse de sadece son dönemlerine ilişkin bilgiler verilmiş. Özellikle travmatik ve sorunlu kişiliği yüzünden kendisine atanmış danışmanı ile olan ilişkileri olabildiğince sert ve vurucu olmuş. Kısaca geçilen kısım belki de filmin en vurucu kısımlarından birisi. Ayrıca dikkat…


Filmin uzun süresine rağmen hiç sıkılmadığımı ancak finalinin beklenen vuruculuğu yerine getiremediğini belirtmek isterim. Her kitap uyarlaması gibi, filme dönüştürmenin-hele ki böyle bir hikayenin- zorlukları özellikle finalde oldukça yoğun bir biçimde hissedilmiş. Fakat her şekilde ilginin ve tansiyonun hiç düşmediği ve gerilimin her dakika arttığı bir film ortaya çıkmış. Filmi izlerken adventure bir oyun oynuyormuşçasına Venger ailesi ile ilgili notlar aldım. Birbirleri ile olan ilişkilerini anlamak ve böylesine büyük ve kudretli bir ailenin karmaşık geçmişlerini hazmetmek için iyi de yapmışım aslında. Bu açıdan ayrı bir tebriği hak ediyor. Son zamanlarda izlediğim en iyi thriller’lardan biri.

Filmin hikaye anlamında oldukça eksiği de var aslında. Birden fazla konu yan karakterden hemen gündeme düşüverecek şekilde işlenirken bir sonraki sahnede kendine yer bulamayabiliyor. Yine de filmin hikâyesindeki bu boşluklar ve kestirmeler, ana eksende süre giden tempoyu hiç kesmiyor. Aksine seyirciyi izlerken rahatlatıyor bile diyebilirim.

Oyunculuk anlamında özellikle Blomkvist karakterine can veren Michael Nyqvist döktürmüş. Her sahnede inanılmaz karizmatik ve kendinden emin oyunculuğu ile hakkını vermiş. Umarım daha çok sayıda filmde izleme şansını buluruz.

Filmin genel sürprizlerinden bahsetmek tabiî ki bu yazının konusu oluşturmuyor ancak hikayenin alt metni de incelenmeye oldukça değer. Bahsetmek gerekirse;

Kapitalist düzenin kollarını bir anlamda gövdeleştiren Venger ailesi üzerinden atıfta bulunulan iddialar, yazarın ve kısmen de olsa yönetmenin düşüncelerini ele veriyor aslında. Sonuçta roman kurgusu içerisinde alttan alta işlenilen hikayede şiddet ve hiddetle ileri sürülmüş birçok iddia yer alıyor. Kapitalizme ve faşizme yöneltilen bu iddialar için oldukça zemin hazırlayan hikaye örgüsü kendi sistematiği içerisinde bütünlüğü bozmadan işlevini yerine getirmiş.

Sonuç itibarı ile görece eksiklerine rağmen, yakın zamana ait başarılı bir crime/thriller olarak yerini alacağını düşünüyorum. Uzun süresine rağmen düşmeyen temposu ve iyi oyunculukları ile karnesi sınıfı geçer bu film için ilgilerinizi dürtüyor ve iyi seyirler diyorum…

9 Eylül 2009 Çarşamba

Eden Lake - Kan Gölü


NEYSE Kİ BU GÖLDEN İSTEDİĞİMİZİ ALDIK...

Bu seferki korku-gerilim filmimiz Ne İspanya’dan geliyor, ne Amerika’dan ne de Japonya’dan. İngiltere’nin sık ormanlarından çıka gelip boğazımızı düğümlüyor. Biraz romantik, biraz gore, biraz ruh hastası bir film olarak, beklentileri karşılayarak izleyici yerine çivilemeyi başarıyor. Beni en çok sevindiren özelliğiyse, pek nadir gördüğümüz Wes Craven çeşnili gerilim öğelerini kullanıyor olması.

Konu, bir korku filminin başlaması için çok basit ve yeterli. Sevgili çift yoğun iş temposunda ne yapalım ne yapalım diye düşünürken erkek tarafı “Hadi ülkenin en ücra köşesindeki Eden Lake’e gidip ölelim” der. Ve giderler. Keyifler gıcırdır ama bir sorun vardır. Gölden ne bir canavar çıkmıştır ne de bir seri katil bunlara dadanmıştır. Tek dertleri birkaç ufacık serseri çocuğun kaset-çalarından çıkan rap müziğidir. Ne kadar korkunç olabilir ki bu film? Evet, filmin en güzel noktası da bu. Klişeleri kullanıp izleyeni sık sık ters köşeye çekiyor ve koyu bir empatinin ortasında bırakıyor. Karşılaştıkları serseri çocuk grubu Eden Lake’in asıl “kötü” tarafı ve hiç de tahmin etmeyeceğiniz kadar sinir bozucu.

Genelde kötülük canavarlara, vampirlere, ne bilim bize yabancı olan şeylere özgü bir şeymiş gibi etiketlenir sinemada ama işin doğası öyle değildir tabii ki. “İnsan kötüdür”. Bunun büyük veya çocuk olmasıyla konunun ilgisi yoktur. Eden Lake’de de bir grup kötü çocuğun “çocukluklarını” izliyorsunuz. Hem de en kanlısından. Film kısa bir sürede Survival-Horror türüne dönüşüyor ve orman da resmen bu film için oraya konmuş!

İngiliz aksanının dibine vurulduğu bu filmin bence en büyük başarısı Brett’tir (Jack O’Connell). This is England filmini izlemişsinizdir (kesinlikle izlemelisiniz), oradaki performansını bir üste taşımış ve filmin “şeytanı” olarak en kralından pozlarını vermiş. O kadar iyi oynamış ki kendinizi ekrana uçan tekme atarken bulabilirsiniz. Bu kadar rahatsız edici, bu kadar piç, bu kadar kötü bir teenage iblis sinemada çok gözükmüyor. Tadını çıkarın diyemiyorum çünkü gerçekten tüm asabınızı bozacak.

Mutlu bir çift olarak birkaç gün kafanızı dinlemeye gidiyorsunuz Eden Gölü kenarına ama bir kaç serseri çocuk eceliniz oldu olacak. Ne yaparsınız? Normalde hepsini döverim diye düşünseniz de aslında kaçarsınız. Öyle de oluyor. Kaçıyor çiftimiz. Kaç kaç ka... Bu kovalamaca planları da çok iyi yazılmış. Heyecan hep üst düzeyde ve senaryodaki çatışmalar tam yerinde devreye giriyor. Hayır ya olamaz, kalk hadi demekten yorulabilirsiniz, o derece.

Ama filmimiz maalesef mükemmel değil. Öncelikle daha iyi bir müzik seçilmeliydi. Romantizm var filmde, okey ama bunun üzerinde pek durulmamış. O yüzden ne alaka oluyoruz bol bol. Çocukların birkaç tanesi hariç emanetmiş gibi duruyor sahnelerde. Yakışmamış yani. Ayrıca bu tip bir filmde kesme biçme sahneleri gösterilmesi lazımdı, es geçilmiş. Plot’ta biraz boşluklar var ama iyi sonuyla bunu örtmeyi başarıyor. Süre olarak da tam tadında. Çok şey sunma çabasında değil. Basit bir hikaye, basit karakterler ve basit bir hayatta kalma çabası bu. Tabii ki aralarda mesajlar verilmiş film. Özellikle sondaki “Onlar sadece çocuk” lafına pek bitti... Gerilim arıyorsanız, The Descent 2 gelene kadar sizi idare edecektir Eden Lake. Gönül rahatlığıyla şans verebilirsiniz. Ama bir süre de çocuklardan uzak durmak istemeniz olası. 7/10

3 Eylül 2009 Perşembe

Drag Me To Hell (2009)


Sam Raimi sülalece üç buçuk attırmıştı bize Evil Dead ile. İlk izlediğim zamanı hatırlıyorum da çok ciddi derecede etkilenmiştim. Derken seriye gelen devam filmleri ile kendi kendinin parodisini yapan çok ciddi bir yönetmen olduğunu anlamıştım. Bugünlerde ise kendisine olan hayranlığım Spiderman filmleri ile bir nebze sekteye uğrasa da, itibarını geri kazanacak kadar iyi bir işle, en iyi yaptığı tarza yöneldiğinden dolayı bir kere daha yükselişe geçti. Daha çekim aşamalarından beri merakla takipçisi olduğum filme ait ilk trailer’ı izlediğim zaman, doğru yolda olduğunu / olduğumu anlamıştım.

Christine Brown isimli bir bankacı kızımızın bir çingeneye çatarak! lanetlenmesi üzerine olan film, konusu itibarı ile buram buram Stephen King hikayesi kokmakta. Aynı isimli yazarın “Falcı” isimli romanını okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır. Fakat bu hikayede Sam Raimi hikayenin her yanını çekiştirip öyle güzel karikatürize etmiş ki, alacağınız keyifin haddi hesabı yok.


Harmanladığı korku ve komedi unsurlarını filmde bu derece dengeli kullanan yönetmen oldukça nadirken, işin ustası sayabileceğimiz Raimi bunu kendi matematiği içinde belli ki çok zorlanmadan halletmiş. Özellikle kendi filmlerinden alıntıladığı sahnelerde bariz bir ustalık gösterisi sunuyor. Özellikle kültleşmiş Evil Dead 2 fanatikleri bu sahneleri çok hızlı bir biçimde yakalayacak ve vayyy be yine yapmış yapacağını diyecekler. Eminim… Oldukça klişeleşmiş her sahneyi ters yüz edercesine bir sahnede kahkaha atabilecekken, ürpertici bir sahne geçişi ile kursağınıza kalabiliyor. Daha birçok sahneden çok daha ayrıntılı bahsetmek lazım aslında da, filmi henüz izlememiş kişilerden alacağım bedduadan çekinmiş olmalıyım ki elimi korkak alıştırdım.

Filmin sizi öyle güçlü noktalardan yakaladığı anlar var ki, bunlar alttan alttan iyi yedirilmiş filme. Terfi, sevgilinin ailesiyle tanışma gibi konu başlıkları filmin içerisinde tam da Raimi’nin ağız tadına yakışır şekilde işlenmiş. Yaratılan bu abartılı işleniş film içerisinde hiç de ucuz durmuyor. Aksine filmin kendi bütünlüğü içinde olduğundan çok daha şık durmuş. Filmin çok sevdiğim finali ise tam da olması gerektiği gibi. Hikayenin gidişatına ufak bir şaplak atan final sahnesi size doğru filmi izlediğiniz hissini sonuna kadar veriyor. Finalde ayrıca çocukça bir hevesle minik bir sürpriz yapıp Bruce Campbell görünse diye iç geçirdim ama olmadı…

Sonuç itibarı ile uzun bir süredir merakla beklediğime değmiş bir film olarak kayda geçsin. Kültleşmiş Evil Dead serisine çıkarılan şapkaların yaşattığı tarifsiz heyecana ortak olmak ve tarzın gerçekten eli yüzü düzgün bir filmini izlemek size en fazla bir vizyon tarihi kadar yakın. Mutlaka görülmeli listenize kafadan eklenebilir. İyi seyirler…

2 Eylül 2009 Çarşamba

Zeki Demirkubuz - KISKANMAK


Zeki Demirkubuz'un son filmi 6 Kasım'da vizyona giriyor. İlk fragman çıktı. Gayet iyi gözükmekte kendisi.

FRAGMANI İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN

9 Ağustos 2009 Pazar

The Hangover (Felekten Bir Gece)

VEGAS'TA OLAN VEGAS'TA KALIR! SİĞİLLER HARİÇ...

Bilmiyorum size de oluyor mu bu; yönetmen orta hallidir, yani çekebileceği film bellidir, mucize beklemezsiniz, sınırlarını ne kadar zorlayabilir ki dersiniz, bu yüzden büyük beklentilerle salona gitmezsiniz ve muhtemelen de o koltuktan üzülerek ayrılmazsınız. Genelde, yönetmen sizi şaşırtmaz. Açıkçası The Hangover öncesinde de böyle olmuştu bana. Büyük beklentilerim yoktu. Amerika'da bu filmin reklamı acayip çok dönse de, buralarda pek gözükmedi, çok salonda da kendisini göstermedi zaten ama karşılaştığım tablo beni dumur etmeye yetti diyebilirim.


Road Trip ve Oldschool gibi kendi çapında komedi filmlerine imza atmış olan Todd Phillips, Hollywood semalarında çok da görmeye alışık olmadığımız bir tarzda karşımıza çıkıyor The Hangover (Felekten Bir Gece) ile. Phil (Bradley Cooper), Alan (Zach Galifianakis), Stu (Ed Helms) ve Doug (Justin Bartha) bir araca doluşup Vegas'a "Bekarlığa Veda Partisi" için giderler. Evlenecek olan Doug'tur ve başına geleceklerden habersizdir. Tabii ki Vegas'ta içerler güzelce, eğlenirler ama ertesi gün uyandıklarında bir sorun vardır! Suit hiç de normal değildir ve kimse gece ne oldu hatırlamamaktadır. Hem de hiç bir noktayı. Daha kötüsü, Doug ortada yoktur nikah öncesi. Bu olayın aile tarafına yansımaması için her şeyi çözmeliler ve Doug'ı bulmalılar. Tabii ki banyolarındaki kaplan onları yemezse! Ha bir de bebek var...


İşte böyle onlarca bilinmeyenli bir senaryoyu iki gün öncesine gidip izliyoruz. Sondan başa doğru aksiyon filmlerine oldukça benzer bir kurgu yapısında ilerliyor film ama tek farkı komedi olması. Her sahnede bir ipucu yakalıyorlar bu üçlü ve o ipucunu takip ederek gece ne yaptıklarını araştırıyor. Bu sırada da tabii ki izleyenler gülme komasına giriyor çünkü film son derece komik. Yani "komedi görecelidir" iletisi burada işe yaramıyor. Bu film komik ve bu filme güleceksiniz. Çünkü her bir karakter son derece empatiye açık. Tüm karakter zemini çok iyi tasarlanmış ve kısa sürede kendisini çok iyi ifşa edebiliyor. karakterleri çok seviyorsunuz ve yaptıklarına gülüyorsunuz. Söylediklerine gülüyorsunuz. Özellikle de Alan'ın (sakallı olan) söylediklerine ve mimiksizliğine kopuyorsunuz. Filmin sonuna kadar da bir çok absürd karakter giriyor çıkıyor ve merak duygusu hep yukarıda tutuluyor. Hatta film bittikten sonra bile filmi bir kaç dakika daha izleyeceksiniz yani. Sakın sinemadan hemen çıkmayı düşünmeyin. Hem de bunlar filmi tamamlayan şeyler olduğu için "akan yazılarda gülen insanlar" olarak bir ilke imza atabilirsiniz.

Filmi daha fazla anlatmak spoiler'a neden olacak. Çünkü kendi içinde minik ama çok güldüren sürprizler barındırıyor ve filmin ne kadar iyi olduğunu anlatmak için bunları açıklamaya gerek yok. Ama bilmelisiniz ki bu filmin gidiş hattı genelde sizi ters köşeye yatırıyor. O yüzden "yönetmenin kendisini aştığını" düşünüyorum zira klişelerden sıyrılmış, Amerikan rüyasının diğer tarafını gösteren, biraz da alışkanlıklara değinen, kadınlara, Çinlilere ve polislere dokunduran, kökeninde aslında hiç de masum olmayan bir temel barındırıyor. Bu film çok düz de çekilebilirdi. Standart kurgu taktikleriyle de gülebilirdik ama asla bu kadar iyi olamazdı. Şu anda film 250 milyon dolarlık gişesiyle Amerika'da gelmiş geçmiş en çok gişe yapan 46. (zaten gişedeki başarısı ikinci filmin en büyük nedeni) film durumunda mesela. IMDB puanı inanılmaz yüksek ve yorumların %98'i olumlu. Eksiklikleri yok mu? Var tabii ki ama bu filmin asıl amacını yerine fazlasıyla getirdiği gerçeğini etkilemiyor; film salya sümük güldürüyor a dostlar kısacası. Film bir fenomene dönüşürse hiç mi hiç şaşırmayacağım. 8.8/10

31 Temmuz 2009 Cuma

Public Enemies ( Halk Düşmanları ) 2009

Michael Mann, kendisine saygıda kusur etmediğim yönetmenler içerisinde tepe noktalarda durmayı görev edinmişçesine yeni filmi "Public Enemies "( Halk Düşmanları) ile karşımızda. Filmin önemli oyuncu kadrosunda hepimizin ortak fikri ile sanırım sevmeyeni olmayan Johnny Depp, yeni yeni sevip ısındığımız Christian Bale ve Marion Cotillard var.

Her filminde karakter olgusunu sonuna kadar hissettirmeyi başarmış usta yönetmen bu sefer filmine konuk ettiği oyuncuları yine sonuna kadar kullanmış. Karakterlerin inandırıcılığı ve konu içerisindeki ruhsal devinimleri o kadar iyi anlatılmış ki, beyazperde üzerinde empati kurmak isteyeceğiniz birçok karakterle dost olasınız geliyor. Bu açıdan karşılaştığımız üstün yönetmenlik becerisi Michael Mann’i neden günümüzün en büyük yönetmenlerinden biri olduğunu da kanıtlar nitelikte. Depp ve Bale oyunculuk anlamında olabildiğince başarılı iken trajik aşkın diğer tarafını canlandıran Cotillard ise fırından taze çıkmış sıcak ekmeğe sürülen tereyağ misali bir etki bırakıyor izleyicilerde. Hikaye örgüsü içerisinde tadı hiç bozulmadan seyre sunulan Dillinger ve Frechette aşkı gerçekten olanca doğallığı ile kendine yer bulmuş. Ayrıca yan rollerde izlediğimiz birçok önemli isim de işlerinin hakkını vermiş. Bir tebrik de onlara…

İlgili dönem tarihi içerisinde oldukça tartışmalı bir gangster olan John Dillinger’ın hikayesinin anlatıldığı filmde, ekonomik buhran yılarında özünde bir sistem eleştirisi ile banka soygunları yapan bir çetenin lideri olarak hem nalına hem mıhına vuruyor keseri. Bunu yaparken de tekrarlamak durumunda olsam da inandırıcılığından hiçbir şey kaybetmiyor. Modern bir “Robin Hood “ olarak algılayabileceğimiz Dillinger temelde halk düşmanı olarak lanse edilmiş olsa da eylemleri sayesinde halka asıl düşmanların kim olduğunu göstermektedir. Polis, mafya, banka ve devlet ekseninde sorguladığı konunun içinden layığı ile çıkan yönetmen bunu da Hollywoodvari olmayan bir yöntemle gerçekleştiriyor.

Filmin teknik başarısından ayrıca bir söz etmek gerekiyor. Neredeyse her sahnede farklı bir kamera tekniği ile çekilmiş olan film, çoğu sahnede sizi afallamış bir şekilde perdeye bakmaya mecbur kılıyor. Filmin aksiyon sahnelerinin başarısı ayrıca takdire şayandır. Belirteyim…

Son dönem içerisinde sinema adına en çok keyif aldığım filmlerden birisi oldu Halk Düşmanları. Yönetmen ve oyuncu kadrosunun tarifsiz çekiciliğine henüz kapılmadıysanız sizi en kısa sürede bu filmi izlemeniz için teşvik etmek boynumun borcu olsun. İyi seyirler




29 Temmuz 2009 Çarşamba

Time Crimes (2007)



Filmimiz İspanyol yapımı bir bilimkurgu filmi. Kısaca konusundan bahsedersek aşağı yukarı bu şekilde toplayabilirim; Hector ve Clara yeni evlerine taşınma telaşında bir çiftimiz. Hector bahçede dürbünüyle otururken ilerdeki çalılıklar arasında bir şeyler görür! ve incelemeye gider. Bu sırada göremediği biri tarafından saldırıya uğrar ve kaçmaya başlar. Sığındığı ev onu zamanda 1 saat geriye götüren bir dizi olaylara maruz bırakır ve seyir başlar.

Filmin İspanyol yönetmeni olan Nacho Vigalondo film içerisinde kendine rol de bulmuş. Yönetmenin kısa film deneyimleri ertesindeki ilk uzun metraj çalışması olarak ortaya çıkan “Time Crimes” zamanda yolculuk temelli filmler içerisinde oldukça başarılı bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Zamanda sadece 1 saat geriye gidilen filmde olay örgüsü oldukça başarılı olarak kurgulanmış. Tarzın meraklı takipçilerinin mutlaka izlemesi lazım diye düşünüyorum.

Düşük bütçesine rağmen oldukça şaşırtıcı ve başarılı olduğunu söylemeliyim. İzlerken kafanızın karışmasına, kare kare izlemeye bayılanlardansanız oldukça keyif alacağınız kesin. Üzüleyim mi sevineyim mi bilediğim bir haberi daha var ki filmin... Remake olacakmış ve yönetmen koltuğundaki isim de muhtemelen Cronenberg. Aslında bu isim bile size film hakkında bilgi verecektir. İyi seyirler

19 Temmuz 2009 Pazar

Departures (Okuribito

Filmi henüz izlemeyenleri son paragraf hariç Spoiler bekliyor...


"Daigo’dur benim adım. Bir Japonum ve görmeye çok alışık olmadığınız erkek bir çellistim. Çello çalmayı çok severim. Çok yetenekli olduğumu düşünmüyorum ama gelişebilirim herkes gibi ben de. O yüzden zaten bu yüzellibin dolarlık çelloyu aldım! Sevdiğim şeylere değerini vermeyi severim. Bu benim doğamda var. Çello çalmayı babamın zoruyla öğrendim. Onun plaklarından klasik müzik dinlerdik ve bir gün boyum kadar çelloyla karşıma dikilmişti. Bu narin ellerle, ölü olan sesleri diriltmeyi, o acıklı hikayelerini insanlara dinletmeyi seviyorum. Bu da benim doğamda var…

Çok da sevdiğim bir eşim var. Mika adı. İyi kötü günümde hep benimle beraber olan, standartları aşmayan ama benim için çok değerli bir insan. Onu üzmek isteyeceğim son şey ama ilk girdiğim orkestranın batıp dağılması sonrası işsiz kaldığımı öğrenince üzülmesini istemiyorum. Aslında çellonun borcunu öğrendiğinde asıl üzüntüsünü görmek bana yetecek gibi. En iyisi çelloyu geri vermek galiba. Anlayışlı bir eştir benim karım. Canlı bir ahtapotu yemek için öldüremeyecek kadar seviyoruz “canlı” hayatını. Her ne kadar onu canlı tutmak için geç kalsak da…

Hayatımıza çeki düzen vermek, aslında biraz daha öze dönmek, basitleşmek için çocukluk yerime, evime döndüğümüz iyi mi oldu, kötü mü oldu bilemedim. Bugün köprüde durup denizde iki somon balığı gördüm. Akıntıya karşı büyük bir çabayla yüzüyordu ama iki tanesi. Belki de onlar da çiftti; bizim gibi. İşin ilginç tarafıysa akıntıya karşı yüzen o balığın etrafından ölen diğer somon balıkları geçiyordu. Onlar da akıntıya karşı bir savaş vermiş, yorulmuş ve akıntın gücüyle de ölmüşlerdi. Son duraklarına doğru yol alıyorlardı. Sonuçsuz kalacak bir çaba sonrası öleceklerini bile bile, neden bu iki somon balığı akıntıya karşı koyuyordu ki? Bu soruya o anda yanımdan geçen eski bir komşumuz isabetli bir cevap verdi aslında “Eminim ki… doğdukları yere… geri dönmek istiyorlar”. Somonlarla insanlar arasında ortak bir nokta olabileceğini düşünmemiştim gerçekten. Bizler de özümüze dönmek, benzemek için, kaçınılmaz sona doğru adım adım ilerliyoruz. İlerliyorum en azından. Ölüm. Evet. Yeni işim, bahsetmemiş miydim?

Çello çalmayı bırakıp, eski mekanıma taşınınca bir kelime hatası yüzünden iş başvurmaya gittiğim yer aslında bir cenaze töreni hazırlayan iş yeri çıktı. Hayatında ölü görmeye dayanamayan ben, kokuşmuş cesetleri bile temizler hale geldim. Japon kültüründe ölüye, en az canlısı kadar saygı gösterilir. Onları ıslak bezlerle temizleriz; ruhlarını kötülüklerden arındırırız. Güzel kıyafetler giydiririz. Erkekse güzelce tıraş ederiz. Kadına ona yakışacak en güzel makyajı yaparız. Ellerini göğsünde birleştirmeyi asla unutmayız. Bu dünyadan koptmadıklarına, iki evren arasında olduklarına inanırız. Başındaki yakınlarından iyi sözcükler rica ederiz; son bir randevu ayarlarız gibi gelir onlara. Sondur çünkü bu. Bu son görüşlerinde o kadar güzeldirler ki, uyuyorlardır. Öyle gibilerdir. Sadece nefes almıyorlardır ama bizi duyduklarına inanırız. O son dakikalarda yakınları işin ciddiyetine varırlar. O sevdikleri, hatta sevmedikleri, dışladıkları, doğurdukları hatta dövdükleri, incittikleri, nefret ettikleri hatta ölmesini diledikleri o kişi, o insan, o şey, artık yoktur. Bir daha da olmayacaktır. Size bir tek kelime etmeyecek, bir daha rahatsız etmeyecektir. Bir tek sevgi dolu sözcük söylemeyecektir. Yanınızda durmayacaktır o oğlunuz, karınız veya anneniz… Gözlemlediklerim kadarıyla tüm pişman yakınları o son anda ölmeden ölüme bu kadar yakın olurlar. Bizim işimiz işte o son randevuya cansız bedeni hazırlamak ve tabuta koyup krematoriye götürmektir. Orada bu güzel bedenleri yakarız. Onlardan geriye bir tek külleri kalır. Bir de arkasında bıraktıkları. Babamın hala dinlediğim plakları gibi. Yüzünü bile hatırlamadığım babamın…

Daigo’dur benim adım. Her insan gibi ben de “ölümü” düşünmezdim. Ölmeyecek gibi yaşardım. Etrafımdakilere ölmeyecek gibi bakardım. Patronum olan Ikuei ile değişti birçok şey hayatımda. İlk dokunduğu ceset olan eşi sonrası bu işe atılan bu adam, bana hayat ile ölüm arasında birçok şeyi anlamamı sağladı. Ölümün son olmadığına, başka bir boyuta açılan bir kapı olduğuna inanır oldum onun sayesinde. Yaşamak için öldürdüğümüz şu hayatta bazı şeyleri de daha lezzetli diye öldürdüğümüz bir gerçekti. Ölümle dalga geçilmezdi halbuki. Krematoride çalışan ve “Yak” tuşuna basan ve hamamda sık sık beraber keyif çattığım o adamın, aslında çok sevdiği o kadın, -aynı zamanda benim çocukluğumu hatırlayan o kadın- öldüğü zaman söylediği gibi; kimimiz o geçiş anındaki bir bekçiyiz sadece. Basit ama önemli görevlerimiz var burada. Sadece keyif alıp almadığımızdan, o işin eri olup olmadığımızdan emin olmalıyız.

Gerçekten de öyle. Daha birkaç ay önce bu eller çello tutuyordu narince. Şimdiyse narince cansız bedenleri tutuyorum. Onları temizliyorum. Aslında çok da farklı şeyler yapmıyoruz. Eskiden de notalara hayat veriyor acıklı hikayelerini kulaklara sokuyordum, şimdi de cansız bedenleri canlıymış gibi göstererek acıklı hikayelerini izliyorum, ortak oluyorum. Çok farklı işler değil gerçekten. Özellikle eşim beni bu yüzden bir süre terk etmişti. Adam gibi bir işten kastı neydi ki? Birilerinin bu işi yapması gerekiyordu ve o bendim. Ayrıca gerçekten seviyorum bu işi, çello çalmakla arasındaki benzerlikleri. Patronumun dediği gibi gerçekten kader mi beni bu işe bulaştırmıştı?

Ve bir gün o not karşıma geliverdi. Yüzünü bile hatırlamadığım o adam, ki baba deniyordu onlara, ölmüştü. Eşyaları arasından çıkan adresimize ölüm iade belgesi gelmişti. Gidip alınması gerekiyordu. İstemiyordum. Zaten sevmiyordum bile. Hatta annemle beni ufacıkken bıraktığı için nefret bile ediyordum. Bir insan en değerli varlıklarını bu dünyada ne için, kim için bırakabilirdi ki? Daha iyisi için mi? O zaman bulmuş olmalıydı, madem bu kadar süre bize görünmediği için. Anlayamıyorum. Sekreterimiz her ne kadar bu “görünememe” kısmının büyük bir utanç ve cesaretsizlikten kaynaklandığını iddia etse de, böyle olamazdı. Bir baba oğlundan, hem de ufacıkken, çekip gidemezdi. Gitmişti bile ama… Yüzünü bile hatırlamadığım babama eşimin, patronumun, sekreterin de baskısıyla gitmeye karar vermiştim bile…

Yerde yüzü kapalı, cansız yatan bu adam benim babamdı. Saçlarına, sakallarına beyazlar düşmüş. Ufak odasında, arkasında sadece bir koli eşya bırakmış. Balıkçı kulübesinden öte değildi burası. “Daha iyisini bulmuş” derken bunu kastetmemiştim. Böyle hayal etmemiştim. Nefretim buna değildi. Bizi ne için terk etmişti ki? Hayatında başka kadın da yoktu. Bir cevap istemek çok şeydi artık sanırım. Yıllardır nefretle bastırdığım o baba özlemi, baba hasreti artık dinmiyordu; halbuki yeterince nefret edersem kül olur sanmıştım. Onu almaya gelen cenaze ekibi ona hakketmediği şekilde davranıyordu, o benim babamdı beyler!.. Herkesi kovduktan sonra, eşim yanımda, hiç tanımadığım insanlara yaptığım gibi onu ıslak bezimle sildim. Tıraş ettim babamı. O kadar yaşlıydı ki yüzü. Mutlu bir hayatı olmamıştı belli ki. Güzel kıyafetlerini de giydirdim. Anılarım canlanmaya başladı bir süre sonra. Kokusu bana bir şeyler çağrıştırıyordu. Kulağımda o acıklı çello melodileri… Ve şu elinden düşen pürüzsüz beyaz taş. EVET! Bunu ona ben vermiştim ufakken. İnsan insana konuşmadan da onu ne kadar sevdiğini gösterebilirdi. Bu pürüzsüz taşı avucuna alınca hissederdin ne demek istediğini. Bunu bana babam öğretmişti ve bunca yıl sonra o beyaz taş hala elindeydi. Onu sevdiğimi biliyordu. Ve o taş aracılığıyla da onun beni, her şeye rağmen, sevdiğini bilmemi istiyordu. Artık yüzünü de hatırlıyordum.

Seni asla duyamayacaksam da, dokunamayacak olsam da, tüm pürüzsüz taşlarda yaşayacaktın. Daigo’dur benim adım. Bir sevdiğim “gitmiş”, eşimin karnından bir sevdiğim “gelecektir”. Bu da hayatın doğasında vardır… "
___________________

YAZAR NOTU: 2009 En İyi Yabancı Film Oscar’ına ve Avrupa’dan birçok ödüle layık görülen bu filmi, Departures’i, her sinema severe öneririm. Hem çok gülecek, hem çok hüzünleneceksiniz. İşin en güzel kısmı da "düşüneceksiniz". Gidişlerin bazen de Dönüş olduğunu görebileceksiniz... Japonya sınırlarının ötesine geçen harika bir film kendileri. Hikaye odaklı, enfes planları, dokunaklı müzikleri, dolu dolu yan karakterleri ve minimal sinema metaforlarıyla, çok iyi bir yönetmelik işi sonrası eşsiz bir film olmuş, en az 2 kere izlenmeyi hakkediyor. Daha ne desem boş. 9/10


30 Haziran 2009 Salı

JUDE (1996)

DONE BECAUSE WE ARE TOO MENNY

Arada bir geriye gitmekten zarar gelmez diye düşünüyorum. 13 yıl öncesine gidiyoruz ve Amerikada yarım milyona yakın bir hasılat yapan Jude'un hazin öyküsünü tekrardan hatırlayalım istedim. İstedim çünkü araştırdığım kadarıyla, kalitesine göre oldukça underrated bir film kalmış kendisi. Ülkemizde de durum böyledir diyerekten, filmin üzerinden, biraz da spoiler vererek geçmek hoş olur diye düşündüm.

Jude, 1840'ta İngilitere'de doğmuş, Thomas Hardy'nin "Jude the Obscure" adlı romanından uyarlanmıştır. Thomas Hardy kimdir, nedir, buna değinmeyeceğim ama içinizi karartan, ağlatan, biraz verem eden eserleri olduğunu belirteyim. Bu türe ilginiz varsa ekstra olarak kendisine eğilebilirsiniz ama Jude da bu formatın dışında sayılmaz hatta bir hayli içinde sayılabilir.

Jude Fawler bir köylüdür. Köyde doğmuş köyde büyümüştür ama gözü her zaman daha yükseklerde olmuştur. Kas gücüne, el yeteneğine dayalı işlerle kendisini yorsa da kendi çapında Yunanca ve Latince'yi öğrenerek, bu dildeki eserlerle kendisini sürekli gleiştirmektedir. Asıl amacı Christminster'daki üniversiteye girmektedir ama henüz kör talihinden haberi yoktur.

Günün birinde, köyün ateşli kadınlarından Arabella ile beraber olur ve bu birliktelik onları evliliğe götürmüştür. Aslında ortada pek aşk hatta sevgi yoktur zira Arabella ona hamile olduğunu söylemiştir ama bunun bir yalan olduğunu ve onu terkettiğini Jude üzülerek öğrenecektir.

Artık başında bir kadın olmadığı için Jude, kendisini üniversitenin mekanına atar ve üniversiteye girme hayallerini devam ettirir. Bu sırada da şehirde Sue adlı (Kate Winslet) kuzeniyle tanışır. Güzelliğinden etkilenmiştir ve biz izleyiciler henüz ilk dakikadan Jude'un Sue'den hoşlandığını anlarız ama ortada bir sorun vardır: ikisi sonuçta akrabadır!

(Buradan sonrasında filmi izlemeyenler için spoiler'lar olacaktır)
Jude içindekilerini Sue'ye direkt olarak aktarmaz. Aktaramaz. Biraz utangaçtır biraz da umutsuzdur. Sue ise biraz daha çakal görünümdedir. Vurdum duymaz, hoyrat, hovardadır. Onun da öğretmen olmak gibi bir ideali vardır. Jude onu çocukken hocalığını yapan Phillotson'a götürür. Hocası Sue'ye yardım etmeye karar verir ve onu sınıf öğretmeni yapar şehirde. Her şey iyi giderken, Jude artık Sue'ye açılmaya karar vermeye başlarken Phillotson ile Sue'nin aralarında bir şey olduğunu görür. Bu ilişkiyi kendisinin başlattığına inamamaz ama durum budur. Hocası, Sue'ye yanıktır ve Jude'un pek de şansı yoktur. Zaten sue'nin de onu sevdiğinden haberi yoktur. Kuzne kuzen eğlenmektedirler ama kazın ayağı öyle değildir. Jude aşkını, sevgisini arkasına alarak çiftin şahitliğini bile yapar. Sevdiği kadını, eski hocasına adeta elleriyle vermiştir. Bu elbette Jude'u yaralamıştır ama öldürmemiştir. Sue de bir olay sonrası resmi olarak Jude'un kendisinden hoşlandığını hatta aşık olduğunu anlar ama ona gerçekleri söyler. Artık o evlidir.

jude uzaklara gider. Elinde Sue'nin "artık beni unut" mektubuyla. Jude gider ve gider. Ama zaman onlar için tersine akacaktır. Zaten yanlış ola nbir evlilik sonrası Sue bir yabancıdır o evde. Kocasını sevmez ve bu sırada Jude çıkagelir. Ve olaylar sıcaklaşır. Yakınlaşan kuzenler evden ayrılmaya karar verir ve Phillotson bunu zaten bildiğini, tahmin ettiğini söyler ve centilmen gibi eşine yol verir.

Artık beraberdirler. Güzel günler önlerindedir. Kavuşmuşlardırlar ama başka bir sorun vardır. Victoria dönemindeki toplumun baskısı, moderleşme süreci, etik değerler derken, kendilerini bir kaosun içinde bulurlar. İkisi bir birlerini çok seviyodurlar ama evliliğe daha doğrusu imzaya karşıdırlar. Her şeyin gönülde bittiğine inanmaktadırlar ve sırf toplum istiyor diye de evlenmeyecekledir. Evlenmezler de.

Günün birinde Arabella onlara filmin başındaki yalanın, aslında doğru olduğunu yani gerçekten de hamile olduğunu, o çocuğun da şu anda gemiyle babasına yollandığını bildirir. Arabella'nın kimseye bakacak durumu olmadığını bilen Jude da oğlunu yanına alır ve bakar. Çocuk jude'a çok benzer. Sessizdir, sakindir çok sevimlidir.

Bu sırada Jude'ta üniversiteye giriş iznini zaten alamamıştır. Çünkü zengin değildir ve asil bir aileden gelmiyordur. İdealleri, hayalleri askıdadır onun için ama aslında yok olmuştur sadece bunu kabullenemiyordur. Ailesini geçindirmek için Jude ağır işleri yapmaktan kaçınmaz. Üstüne de Sue'den iki dünya tatlısı çocuğu olur. Sürekli yer değiştirmek, sürekli iş değiştirmek zorunda olsalar da bir aile oldukları için bu onları mutsuz kılmaz.

ama artık toplumun baskısı artar, Jude ev ve iş konusunda sıkıntılar yaşar. Evinden olurlar ve yağmurlu bir günde çocuklarıyla valizleriyle gittikleri yeni şehirde bir oda ararlar. İnsanlar bu aileye odalarını vermezler, göz göre göre süründürürler. Jude soğukkanlılığını hiç bozmaz her zamanki gibi. Elbet bunu da atlatacaklardır.

Bir ihtiyar çift ilk önce yardım eder aileye ama daha sonra, gitmelerini ister, bebeğin ağlaması yüzünden. Arabella'dan oğul artık kafasının çalıştığı yaşlardadır. Ortancası da 4 yaşında, en ufağı da beşiktedir. Abilik yapmaktadır Little Jude. ama bu olaya morali bozulur. Babası gelir anlatır durumu, suçluluk duymasını istemez, onları istememelerinin nedeni kendisinin değil, kalabalık, çok fazla olduklarından dolayıdır. Little Jude ikna olmuştur ve yatar. Ertesi gün olur ve Jude Sue ile iş aramaya çıkar. İşi kapar Jude, sevinirler öpüşürler, kazanacakları parayı nasıl yiyecekleri hayalleriyle eve gelirler.

Biraz sessizdir ev. Sue odaya baktığında durur, donar. Jude odaya girdiğinde ise artık gözler taşmaya başlar. Little Jude kendisini asmıştır. Boğulmayla morarmış ve dili dışarıdadır. Babası hemen ipi çözer ve yatırır masaya. Oğlu artık ölmüştür. Etrafa gözlerini gezdirdiğindeyse diğer çocuklarını görür. ama cansınsız hallerini. Little Jude her iki bebeği de boğmuştur. Beşikteki yavru dahil. Ve duvardaki o Little Jude'un bıraktığı yazıyla hıçkırıklar sel olur, filme mola verilir: DONE BECAUSE WE ARE TOO MENNY ("öldük çünkü çok fazlayız" diye çevrilebilir ama menny macarca da Cennet de demektir)

Sue kafayı yemek üzeredir. İki canı öldürülmüştür. Hem de resmi olmayan kocasının oğlu yüzünden. Sue Jude'tan ayrılır. Onunla yaşayamayacaktır. Hi çbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Her şey değişmiştir. Sue jude'u hala çok sevse de kendisi uzaklara atmakta kararlıdır ama jude da aşkından vazgeçmeye pek kararlı değildir ama yine de bu gidişe engel olamaz.

Bir noel günü çocuklarının mezarında karşılaşıtlar eski çiftler. Sue iyi gözükse de Jude hiç öyle değildir. Hatta ölmüş de dirilmiş gibidir. Hala jude ile beraber olmak istemektedir. Sue de öyledir ama sevmek, aşık olmak yeterli bir neden değildir artık. Sue derin bir öpüşmeden sonra ağlayarak, bir zamanlar resmi olmayan eşinden kaçarcasına gider. Arkasından baka kalan Jude ta hafızalardan asla silinmeyecek son lafını Sue'ye haykırır: 'We are man and wife, if ever two people were on this earth!
(Bu dünyada karı-koca olan birileri varsa onlar bizdik
!)

__________
Şüphesiz ki filmin en kırılma noktası o ölü çocukların bulunuş sahnesi, hatta o kadar rahatsız edici ki herkese önermiyorum. Muhtemelen aklınızdan zor çıkacaktır o travma. Hele ki biraz empati yapan bir izleyiciyseniz kendi çocuğunuz ölmüş kadar üzülebilirsiniz o yüzden dikkatli olmakta fayda var ama filmin geri kalanı da aynı derecede depresif. Ağır iş hayatı, farkilik, baskı, etik değerler, aşkın cezalandırılması, modernleşme uğruna insanların nelerden vazgeçirildiği, nelerden koparıldığı, nelere zorla hayalkurulması, dönemin sorunları, kadın erkek ilişkileri, sancılar derken kendisi bir paket sigarayı tüketmiş bulabilirsiniz. Ama buna kesinlikle değer. Harika bir yapıtın harika bir uyarlaması (her ne kadar sonu farklı olsa da). Es geçmişseniz, öneririm. 7.5/10

Kitabı e-book olarak okumak için TIKLAYINIZ.


24 Haziran 2009 Çarşamba

X-Men Origins: Wolverine

Adaptasyon; sinema sanatını bir crossover tür olarak görürsek, en çok besleyen araç. Beyaz perde yıllardan beri ekmeğini kuşe ya da saman kâğıt ayırmadan, sayfaları hunharca film makaralarına hapsederek edebiyat ve alt türlerinden kazandı.

Çizgi roman dediğimiz hadiseyse - gelişen teknolojinin son yirmi yıldaki kıyağıyla da beraber - sinema salonlarına insan yığılışını belki de en sağlam körükleyen adaptasyon kaynağı.
Popüler sinema terminolojisinin en şatafatlı terimi olan "blockbuster" ünvanı da 75'te - kendisi de bir roman adaptasyonu olan - Jaws için kullanıldığından kısa bir süre sonra 78'de çekilen Superman ile birlikte adına yaraşacak daha renkli sayfalar bulmuştur.
Çizgi roman adaptasyonları gişede fazlasıyla tatminkâr sonuçlar almaktan da öte, rekor rakamlarla yapımcı firmaların ağızlarını sulandıran prodüksiyon devlerine dönüşmüşlerdir. Tüm zamanların en yüksek gişe hasılatı yapan 50 filmi sıralamasında The Dark Knight, Spider-Man Trilogy ve Iron Man'in yer alması bile çizgi romanlara pastanın hatrı sayılır bir diliminin düştüğünün göstergesidir.

X-men serisinin 2000 yılında beyazperdeye ilk uyarlanışı ertesinde 3er sene arayla vizyona giren devam filmleri X2 ve X-Men: The Last Stand sanki şu sayfalarda değerlendireceğimiz filmin habercisiymişcesine çizgi roman severleri artçı şoklarla uyarmaktaydı, elbette üçüncü filmle kıyasla ilk iki film bir hayli başarılıydı.
X-men üçlemesinin toplamda milyar doları sollayan hasılatı elbette yapımcıları bu serinin etinden, sütünden ve yumurtasından faydalanma hırsıyla daha da kızıştırdı. 2007 yılında bu sefer de Origins adıyla X-Men karakterlerinin geçmişlerine dadanacaklarını ilân eden Fox Entertainment ilk iki projesini duyurdu; X-Men Origins: Wolverine ve X-Men Origins: Magneto.
Duyurulan filmlerden ilk yapımına başlananın Wolverine olması elbette şaşırtıcı değildi. Dünyanın en çok sevilen anti-kahramanlarından olan "kötü çocuk" - tevellüt bazında değil de hâl ve tavırdan ötürü diyelim - imajlı , adamantium kaplamalı, haşin maço Wolverine elbette tüm X-Men ekibi içerisinde kendi filmini hakeden ilk karakterdi. Tabii bu tercih biraz da sinemaya uyarlanan X-Men karakterlerinin beyaz perdeye aktarımı yörüngesinde gelişen "zorlama" bir sonuç. Cyclops'u bile Wolvie'nin kum torbasından hallice bir role oturtmayı uygun gören Fox Entertainment, Wolverine karakteri sayesinde uluslar arası üne kavuşan Hugh Jackman'ı elbette bir yaz blockbuster'ıyla şımartacaktı, hele ki Jackman'ın kendi yapım şirketiyle bu projeye para dökmeye bu kadar meraklı olduğunu gördükten sonra.

Weapon X projesinin ilk dönemiyle haşır neşir olan film, muazzam bir Wolvie-Sabretooth kardeşliğiyle ilk andan veriyor aslında çapının ve hatta yarı çapının ölçülerini. Yine de Liev Schreiber'ın canlandırdığı Sabretooth belki de filmdeki en güzel şey. İmajı biraz metroseksüelleşmiş olsa da vahşiliğinden film boyunca ödün vermiyor Sabretooth. Tabii bu ödün vermeyişi biz maalesef göremiyoruz zira Fox Entertainment filmi PG-13 yani 13 yaş sınırına uygun hazırlıyor ve şu filmin hakettiği R reytingine yakışacak hayallerimize sünger çektiriyor. Filmde bir yerlerde kan dökülüyor biliyoruz ancak göremiyoruz, e göremedikten sonra da ister kova kova ister barajlar dolusu kan dökülsün kime ne?
Filmin maalesef yegâne sorunu şiddet öğeleri değil.

Çizgi romana bağlı kalmak zorunda mıdır bir adaptasyon yahut da bir yönetmenin söyleyeceği başka sözler de var mıdır eldeki malzemeyle ilgili? Bu soru ilk başta tek bir doğru cevabı olmayan bir ikilem doğuruyormuş gibi gözükse de aslında cevabı bir hayli basit. Yönetmen imzası dediğimiz şeyin, metne sadık kalmadan, bambaşka bir lezzetle filmini sinemaya armağan etmesine iyi bir örnek arayacaksak çıkışımız Wolverine değil, Akira Kurosawa ustanın, William Shakespeare'in muazzam draması King Lear'ın özünden yarattığı Ran olmalıdır. Gördüğünüz veyahut da göreceğiniz üzere ne X-Men Origins: Wolverine bu tarz bir sanat eseri ne de Tsotsi ile yabancı film dalında Oscar ödülüne kavuşmuş olan yönetmen Gavin Wood'un bu tarz bir yönelimi var Wolverine'in adaptasyonu özelinde.
Filmin Los Angeles galasında yaptığı açıklamada "Sadece iyi ve kötünün mutlak mücadelesini X-Men konseptiyle anlatmaya çalıştım, daha genç ve daha geniş bir kitle benim için de yeni bir deneyim olacak." diyerek aslında bizi neyin beklediğine dair kendince uyarmış yönetmen ancak bir markayı Gavin Wood'a teslim eden Fox Entertainment ekibinin kafasından neler geçtiğini merak ediyorum, hoş bu merakı paylaşan başkaları da varsa muhakkak Kevin Smith üstadın Superman Returns'ü yönetmesi için kendisiyle iletişime geçen Fox Studios ekibiyle yaşadıklarını anlattığı konuşmasını YouTube'dan bulmalarını öneririm, yapım şirketleri ve stüdyoların dangalaklığı üzerine "Kevin Moore"vari bir şaheser ve sanmıyorum ki Wolverine'in akıbeti çok da farklı olmuş olsun Superman'inkinden.

Wolverine film makarası tur üstüne tur bindirdikçe küçülüyor beyaz perdede. Başına gelenler hatrı sayılır derecede dert açmış olsa da muazzam kepazelik aslen filmin ta kendisinde. Bilindiği üzere filmin gösterime girmesine bir ay kala dvd kalitesinde görüntüye sahip olan ancak efektleri tamamlanmamış ve yaklaşık yirmi dakikalık editlenmemiş versiyonu internette paylaşım sitelerine düşmüştü. Fox Entertainment bu sızışın sorumlusunu bulamadığı gibi aceleyle filmi efektlerin eklendiği sahnelerde baştan editletmiştir. Bunun sonucunda sinemada izlediğimiz versiyonuyla workprint versiyonu arasında bazı sahnelerde önemsiz de olsa farklar varken ve efektlerin eklenmesiyle görüntü cilalanmış olsa da film montaj, mantık ve yönetmenlik hatalarından kurtulamamıştır. Filmin seyrini gerçekten de güçleştiren bu bariz hataların bazılarında Wolverine kapısından çıktığı laboratuara geri ışınlanmakta, yerde baygın yatan Gambit bir sokak öteden binaların tepesinde belirip Wolverine ile Sabretooth'un arasına atlamaktadır. Serinin gidişatını da etkileyecek hataların başındaysa bu filmde tanışan karakterlerin orijinal X-Men Trilogy'de birbirlerini tanımamaları geliyor.
Alışmaktan hazzetmediğim en problemli adaptasyon klişesiyse uyarlamaya saygısızlık edecek boyutta uygulanan karakter değişimleri. Şimdi tek tek tüm karakterlerin üzerinden geçmeye gerek yok ancak Sabretooth karşısında rakipleştirme münasebetiyle yumuşatılan Wolverine, kendi muazzam özellikleri hiçe sayılarak parodi haline getirilmiş Deadpool, renk olsun diye filme katılıp hakkı yenen tüm mutantlar, hafızayı milyar dolarlık Weapon X projesinin bir işlem seviyesiyle değil de kurşunla silmece ve hatta yeni yetme Cyclops... Bunlara gerek yok, zaten zamanında yaratılmış mükemmel hikayelerin noktasına, virgülüne dokunmadan film çekilmeli demiyorum ancak senelerin bu karakterlere ve yaşadıklarına yüklediği özellikleri hiçe saymak da bir noktada tüm bu karakterlerin sergilemeyi hakettikleri potansiyellerinin çizgi roman sayfalarında kalmasına sebep oluyor, bu durumda da akla şu soru geliyor;
Neden bu adaptasyonlar multi milyon dolarların sokağa savrulmasından başka bir işe yaramayacakları bilindiği halde, orijinal metinlerin de kitleler gözündeki değerini sarsma pahasına beyaz perdeye taşınıyorlar?

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Kan Kitabı - Book of Blood


İngiltere'den çıkan iyi bir korku-gerilim filmi en son zaman izledim, tam hatırlayamıyorum ama açıkçası Kan Kitabı - Book of Blood adı, ilk duyduğumda beni bir hayli heyecanlandırmıştı. Fragmanı da izlediğimde "Aha, sanki bu kötü talih sona erecek" dedim içimden. Ünlü bir yazarın, ünlü bir kitabı filme "yansıtılmış" gibiydi. Ne Clive Barker, ne S. King, filmleri gördük, kötü ötesi filmlerdi büyük çoğunluğu, hatta ne Lovecraft filmleri GÖREMEDİK... Kabul etmek gerekir ki, bu üstadların kitapları sinema salonuna 1.5 saatte aktarılmıyor. Book of Blood buna bir son verecek miydi acaba?



Filmimiz gayet güzel başlıyor aslında. Eğer kitabı hiç okumamışsanız, neler oluyor, karakterin derisi neden böyle, neden kaçırılıyor, neler diyor bu deli, pek bir anlam veremiyorsunuz ve hikayenin başına dönüp sona doğru ilerliyorsunuz. Simon adlı gencin bir takım paranormal güçleri vardır ve Mary adındaki üniversite öğretmeni de bu evle, gizemiyle ve ötesi hakkında araştırmalar yapıp yazmaya kararlıdır. Simon'ın da bu güçlerinden faydalanmak isteyecektir. Evde ise filmin hemen başında gördüğümüz oldukça sert bir cinayet(!) işlenmiştir. Kim tarafından? Neden? Bir çok soruyla film ilerler ve ilerler.



Karakterlerin geçmişleri hakkında bize pek bir bilgi vermiyor film. Bu yüzden biraz havada kalıyor her şey. Karakterler her an her şeyi diyebilecek, yapabilecekmiş gibi izliyoruz. Bu da bizi "kesin burada bir hinlik var" dedirtiyor ve bunda da haklı çıkıyoruz. Senaryoda dikkatsiz izleyicilerin ters köşeye yatabileceği bir kaç nokta var. Kitapta bu kısımları okuduğunuzda çoğuklukla ters köşeye yatıyorsunuz, yatmak zorundasınız çünkü o bilgiyle desteklenen bir çok şey sunuluyor. Filmdeyse böyle bir şey yok. En fazla 10 dakika sonra gerçeklerle yüzleşiyorsunuz haklı olarak. Kısacası film kitaba nazaranla çok ama çok zayıf. Tam değil yarım anlamıyla bile yansıtılamamış.



Oyunculuk desek zaten vasat. Simon karakterini oynayan Jonas amstrong çok kötü oynuyor gerçekten. Zaten bir kaç dizide bir kaç bölüm tecrübesi olan birinden öte değil kendisi. Final hariç kendisini hiç beğenmedim diyebilirim. Mary rolündeki Spohie Ward ise Simon'dan daha iyi olarak ekrana yansıyor. Onlarca yapımda rol almış kendisi. 45 yaşında olmasına rağmen tüm güzelliğini çekinmeden göstermiş izleyicilere.



Birkaç twist, bir kaç "bööö" tarzı yerinden hoplatma efekti, bir kaç da kanlı sahneye yem olacak kadar tecrübeliyiz biz Dünyalılar. Yıl 2009 olmuş, artık bu tip filmlerin daha farklı yöntemlerle, daha farklı düşünebilen yönetmenlerle, en azından süre kaygısı olmadan çekilmesi gerekiyor. Eğer çekilemiyorsa da yazarların isim haklarını bu yönetmenlere (ki John Harrison'dur bu filmde. Day of the Dead'in müziklerini yazmıştır) vermemesi gerekiyor. Bırakalım biz bu eserleri iyi hatırlayalım. İyi filmde tek olması gereken şey dijital efektler değildir sonuçta. Hellraiser, Candy Man veya Misery'nin harika filmler olması, bilgisayar mucizesi değildi hak verirsiniz ki...
"DVD'si çıktığında, evde ışıkları kapatıp büyük beklentiler içerisine girmeden izlenebilecek bir film" rafında Book of Blood itinayla yerini alıyor böylece. Teşekkürler Clive Barker!!! 5.5/10


28 Nisan 2009 Salı

13. Gün (2009)

İlk kez kaç yaşında Jason'la tanıştım hatırlamıyorum ama kesinlikle korkmadığımı hatırlamıyorum. İnsanın bilinç-altıyla oynayan, yem olma empatisi getiren korku filmlerinden zaten etkilenmediğim kesin. Madem empati kuracağız, kovalanan olacağız, niye bu filmleri normal bir zekaya sahip insan evladı ne yaparsa öyle yapmazlar, anlamıyorum. Belki de Amerikan gençliği bu kadar salak cesaretine ve korktuğunda da şuursuz korkaklığına sahiptir; bilemiyoruz.

Filmimize gelirsek, bir remake yani yeniden çevrim. 1980'de başlayan Friday the 13th (13.Cuma olan filmi de 13.Gün oldu, hadi bakalım) serinin ilk dört filminin harmanlaması ile Jason'ın köklerine dönüş yapıyoruz. Jason'ı bilmiyorsanız; kendisi yüz olarak defarmasyona uğramış ve ufak yaşında annesinin kafasının kesilişini gözleriyle görüp insanoğlunu doğramaya yemin etmiş bir hilkat garibesidir. Tabii sinemada bu tip işlerin para getirmesi için farklılıkların olması şarttı; Jason da acınanacak bir durumda değil, direkt aşırı gelişmiş kaslarıyla, muazzam gücüyle ve mekan bilgisiyle, sessizliği, kurnazlığıyla sektöre girmiş, her filmde de on milyon dolarlarca gişe yapacak filmlere imza atan karakter olmuştu. Para kazandırdığı bir gerçek ama 2009 yapımı filmi maalesef oldukça kötü bir film. Producer'lardan biri Michael Bay bile olsa film, tutulduğu yerden elde kalıyor.



Cem Yılmaz'ın da anlattığı ve hepimizin de bildiği korku filmi klişeleriyle açılıyor film. Çılgın gençlik Kristal Gölü'ne kampa gelir, sevişir ve vahşice öldürülür Jason tarafından. Bu giriş kısmında seriye yeni girecek olanlar da bilgilendirilir ve biraz hop oturup hop zıplatılır. Sonra bu giriş, asıl filme konu olacak diğer kamp gençliğine yataklık eder. Girişte öldürülen grupta olan bir kızın ağabeyi kardeşini aramak için yola çıkar ve olaylar tam da tahmin ettiğiniz gibi gider.

Ekranda kan görme, insan öldürülmesini izleme, vahşet, bu tip öğeler artık sinemanın bir gerçeği. İnsanoğlunun en eski isteklerindendir bunlar ama ben Fransız, İspanyol veya Japon korkusunu artık Amerikan korkusuna tercih ediyorum. Slasher filmlerini bile artık yapamıyorlar. Her ne kadar Friday the 13th 90 milyon dolarlık hasılata erişse de, kesinlikle zaman kaybı bir film.

Korkutma, germe işi genelde kadraj dışından aniden ekrana çıkan ve yüksek tonlu ses efektleriyle yapılıyor. Tabii ki bu numaralardan etkileniyorsunuz, eliniz ayağınız oynuyor ama film akmıyor. Resmen son ana kadar olduğu yerde bekliyor. Planlar eskiye oranla daha iyi çekilmiş ve efektler harika, ona lafım yok (özellikle girişteki kamp ateşi efekti inanılmaz gerçekçi) ama artık doyurmuyor bu filmler. Burası da bir gerçek. Belki modernize edilmiş ama retro kokan "yeni öldürme çeşitleri" biraz dikkatinizi çekebilir, ama biraz. Jason'ın odası, mahzeni, hokey maskesine kavuştuğu bölümler filan vasatı aşamıyor... Bunun haricinde 1.5 saatinizi harcayacak daha güzel filmler mevcut vizyonda. Eğer vizyonda izleyecek filminiz kalmamışsa veya sinema salonuna ihtiyacınız varsa (!) eh, siz bilirsiniz tabii ki. 5.2/10

14 Nisan 2009 Salı

Antichrist-Lars Von Trier


Lars von Trier's Antichrist - Official Trailer from Zentropa on Vimeo.

Cidden çok tuhaf şeyler olacak.Bekleyin.....

Kırılan kalplerini ve sorunlu evliliklerini onarmak için ormana giden! çiftin oldukça dehşetengiz hikayesini Trier'den izledik mi hepten sıyırıcaz galiba...

2 Nisan 2009 Perşembe

İP MAN (2008)

80'lerde (ve öncesinde) doğmuş olan okuyucular muhtemelen VHS kaset dönemini çok iyi hatırlayacaktır. Henüz piyasa VCD-DVD-BluRay'lere yer açmamışken VHS kaset satan dükkanlar hınca hınç dolardı. Gerçi bu VHS'nin son yıllarıydı ama bu dönemi yaşadığım için çok mutluyum şahsen. Dev posterlerle süslenmiş bu dükkanlara gidilir varsa akıldaki film söylenir yoksa, katalogdan seçilir o d değilse "abi bana Bruce Lee'nin hangi filmleri var göstersene" şeklinde filmler kapışılırdı. Genelde dövüş filmleri aldığımızı hatırlıyorum ben. Bruce Lee'ler, Van Damme'lar, Chuck Norris'ler falan gırlaydı ev. Tabii o zamanlar izlediğim bu filmlerin şimdi kültleşeceğini bilmeden izlerdik. Ertesi gün okulda "düşman" öğrencilere denerdik :) Kombo dediğimiz şeyleri oyunlardan sonra filmlerden de görür olmuştuk. Karate kursları filan derken büyüdük elbet. Gerçi Matrix sonrası hangimiz kollarını bir birine vurarak Neo Vs Mr. Smith final dövüşünü canlandırmadı ki?

Şimdi sizi o dönemlere geri götürecek, mutlaka izlemeniz gereken bir film adı söyleyeceğim: IP MAN. Hayır, teknolojik olarak bildiğimiz IP'nin bununla ilgisi yok. Aslında abimizin adı Yim ama Ip de deniliyor.
Filmimizin yönetmeni Wilson Yip. Şu ana kadar bir düzine dövüş filmi çekmiş ama hiç birinde dünyaca ses getirecek başarıyı elde edememişti. Burada bir yönetmenin ders alacabileceği ilk noktaya kendisi değiniyor: DÜŞÜNÜYOR! Şu ana kadar yapılmamış, el değmemiş ormanlara girmek gibisi yoktur sinemada. Öyle de yapıyor. Bruce Lee'nin onca filmi çıktı, bebekliği, çocukluğu, ölümü, kızı filan derken hiç o "Ustası" kısmı anlatılmadı. Evet Ip Man, Bruce Lee'nin ustası. Biz de onun hayatına yarı biyografik olarak göz atıyoruz.

Az çok dövüş sanatlarıyla ilgilenenler, bunun bir "kavga" olmadığını bilir. Bir disiplin, bir ahlak, bir yaşayız şekli ve bir duruştur savunma sporundan önce. İşte Ip man'imiz de tam bunların şaha kalktığı 1930'ların güzide zamanlarında belaya bulaşıyor (ülkesiyle).

Güzel bir hayatla başlıyor film. Tüm şehirde eğitim okulları açılmakta, insanlar mutlu, zengin, karnı tok olarak özgürce yaşamaktadır. Usta da şehrin en saygınıdır çünkü Wing Chun tekniğiyle "yenilmez" konumdadır.Ama bu refah kısa sürer. 1940'ta ülkesine Japonlar girer ve şehrin sokakları bomboş kalacak kadar katliam yapılır. İşte burada film oldukça derinleşir. Ağır bir dram eşliğinde, "bir insan olabilme" soruları Asya kültürünce sorgulanmaktadır. Ip Man'in insanlığına tabii ki şapka çıkarılır bu bölümlerde.

Filmi anlayacağınız gibi harala gürele bir dövüş filmi değil. Hayatı anlatılan insana saygı babında gayet de bir hikayesi, amacı ve eleştirisi var. Yanında biz erkekleri deli gibi gaza getirecek dövüş sahneleri de. Yani Ip Man'in 10 kişiyi yere serdiği bir maç var ki ağzım açık izledim. Saniyede 20 yumruk atmak desem? Görsel efektin bu kadar "olmadığı" bir dövüş filmi zor. Bu yönden Jet Li'nin Fearless (korkusuz) filmi başı çekse de, açıkçası filmin sonunda kesinlikle IP MAN'in Fearless'tan daha iyi olduğunu görebilirsiniz

Bir kaç tane de ek bilgi vermek istiyorum. Film oldukça mütevazi gözükse de 40 milyon HongKong doları kadar maliyeti var. Aynı dönemde Wong Kar-Wai de IP Man'in filmini çekeceğinden bir isim kavgası yaşanmış bulunmakta. Bu kısımda çok dedikodu var, hangisi doğru bilemediğimizden, ortada "paylaşılamayan" bir kavga olduğunu bilsek yeterli. IP MAN gittiği her ülkeden neredeyse tam not aldı. Oldukça da iyi gişe kazandı başta Japonya olmak üzere. Ve ilgi 2. filmi de getirecek 2010'da. Bu sefer ayrılan bütçe 100 milyon HK doları (yani çok daha kalabalık, görsel olarak güzel bir film izleyeceğiz). Tabii ilk filmde Bruce Lee'ye kadar gelmiyoruz ama ikinci filmde üstadı göreceğiz. Vadaaaa diye ekrana uçan tekme atmayan ne olsun!
Dövüş kareografileriyle, o özgün Asya sinematografisiyle, biraz hisli izleyicileri ağlatabilecke hikayesiyle, Fearless'tan daha iyi müzikleriyle, Donnie Yen'in inanılmaz bir performas sergilediği çok ilginç, şaşırtıcı bir film IP MAN. Ben bir "taklit" sanıyordum ilk etapta ama "taklit edilecek" bir kalitede yapımla karşılaştım. Soluksuz bir 100 dakika izleyeceğinizi garanti eder, ninja yıldızınız bol olsun isterim.

19 Mart 2009 Perşembe

Seven Pounds


Inarritu'nun tarzını tam olarak benimsemese de hikayenin ana hatları itibariyle " farklı hayatların kesiştiği, yabancıların aslında pek de yabancı olmadığı, ağdalı müzikli ve durgun sahnelerle dolu dram" türüne rahatlıkla girebilecek bir film Seven Pounds. Aslında hayatların kesişmesinden ziyade tek kişinin yalnızlığını, uğraşlarını ve hayatına bulaştığı insanları izliyoruz. Film yepyeni bir şey anlatmıyor tabi; life is unfair, aşık olduğun kişiler hayatlarını kaybetsinler ya da seni terk etsinler diye vardır, bir olaya sebep olma derecen ne olursa olsun pişmanlık peşini bırakmaz, hayatta devasa zor seçimler yapmadıkça hiç bir ilerleme kaydedemeyiz gibi tagline olabilecek şeyler söz konusu. "Yedi Yaşam, Yedi Yabancı, Bir Sır" çok daha Hollywood elbette.


Will Smith mükemmel bir yüz, mükemmel bir oyuncu. Pursuit of Happiness'daki işe kabul edilme sahnesinden sonra bu konu üzerine konuşmak yasaklandı gerçi ama harika ya tek kelimeyle. Kendisini takdir ediyor, yer yer iki saatlik süreye zorla uzatılmış gibi duran filmi tek başına sırtladığı için alkışlıyorum.


Jellyfish'li final sahnesi gereğinden fazla yaratıcı olmuşsa da sonu çok vurucu. 2 saat süre boyunca gerilim yükselmiyor belki (fazla tahmin edilebilir olması ve zaten verilen flashback'ler ve çok açık ipuçları) ama duygusal yoğunluk her geçen dakika artıyor ve bazen çaktırmadan gözleri de doldurtuyor. Ha bu tek başına Jesus Christ olma hadisesini I Am Legend'da da yapmıştı Will Smith, bu hadise biraz rahatsız edici olabilir.