8 Temmuz 2008 Salı

Hellboy 2: Golden Army "It's not your imagination!"

11 Temmuz'da Amerika'da, 15 Ağustos'ta Türkiye'de gösterime girecek olan Golden Army, serinin 2. filmi. Şüphesiz ki yine Del Toro'nun hayalgücüne kapılıp büyük keyifle izleyeceğiz bu filmi.


Untraceable / Öldür.com (2008)


Filmin fragmanını ilk gördüğümde, beynimde güzel şimşekler çakmıştı. Alışageldik gerilim türünü, internet ile birleştirmek ve bunu dedektiflikle harmanlamak iyi fikir sayılabilirdi. Yönetmen koltuğunda da Gregory Hoblit'i görünce zaten (bkz. Fallen, Fracture, Hart's War, Frequency) "ahaa neden olmasın" dedim.


Öldür.com'un adı da fragmanı da aslında bir çok spoiler içeriyor. Filmin bahşettiği ilk gizem burada yok oluyor bir nevi. "Bir internet sitesi var ve manyağın biri canlı yayında kurbanlarını, ziyaretçi sayısına göre öldürüyor". Filmin tek cümlelik özeti işte böyle. Dedektiflik kısmı ise aslında biraz daha iyi. İnternet teknolojilerini sağlıklı şekilde ele alan filmin dedektifleri, güzel terimlerle ve ütopik bir yetenekle katili bulmakta bir hayli zorlanıyor (ki "bulacak mı acabaaa" ayağına yatmıyorum çünkü ben bulunmadığı bir film görmedim). Diane Lane bu dedektiflerden biri ve tam anlamıyla internet kafeci gençlik triplerinde. Filme hiç yakışmamış ve rolünü iyi icra edemiyor. Yani sen kos koca FBI da sanal suçlar departmanın bilmem ne yöneticisisin ama armut gibi PC kullanıyorsun, hiç inandırıcı değil. Geriye kalan oyunculuklar da vasat.

Film, Testere (Saw) serilerinin teknolojik versiyonu gibi işlenmeye çalışılmış. Ortada bir düzenek var ve katil aslında öldüren değil izleyen taraf, öldüren taraf da biz kullanıcılar oluyor. Fena fikir mi değil mi size kalmış. Eğer oyuncular daha iyi olsaymış, biraz daha gerilim seviyesi ve kan/et sahneleri artırılsaymış filmin notu az daha yukarı çıkabilirdi ama şu haliyle anca keyifsiz bir akşamınızda gözlerinizi yormaya yarar. 6.3


Resmi sitesi (öneririm, gezin): http://www.killwithme.com/

Download Link için TIKLAYIN (alıntıdır)


7 Temmuz 2008 Pazartesi

Pathology - Karanlık Tıptan Hikayeler

-- Spoiler içerebilir --

Heroes'un Peter Petrelli'si Milo Ventimiglia ve Poison Ivy II'nin Lily'si Alyssa Milano'yu (çok mu geriye gittim? Bence Milano bir kaç poison daha çevirebilecek kadar formunda :)) buluşturan Pathology, bir kaç patoloji asistanının kendi aralarında oynadıkları ölüm oyunlarını anlatıyor. Esasında öldürme oyunlar demek daha doğru olur. Yer yer oldukça ekstrem sahneler de içeren filmde gore levelı azılı snuff fanlarını hayal güçlerinin sınırlarında dolaştıracak kadar güzel ayarlanmış. Ventimiglia, Heroes'daki performansını aratmıyor. Senaryosu hiç de klişe kabul edilemeyecek ağır bir filmin altından başarıyla kalkmış.

Filmin finali son derece başarılı. Film boyunca geri planda kalan karakterin son dakikalarda sahaya çıkıp maçın kaderini değiştirecek golü atması tam bir futbol şöleni. Tek fark, maç yeşil sahada değil otopsi masasında yapılıyor. Filmin sonundaki kurbana canlı otopsi sahnesi her midenin kaldıramayacağı türden. Film sonuna kadar iyi dayandıysanız bile son sahnede televizyona serbest atışlar yapmanız muhtemel.

Kesinlikle akşam yemeğinden sonra ailecek izlenebilecek bir film değil. Öte yandan ilk Saw'dan bu yana izlediğim en güzel kes-biç filmi.

Download linki için TIKLAYIN (alıntıdır)

ÖLÜLERİN BBG EVİ; DIARY OF THE DEAD


Dennis Hopper'lı, Asia Argento'lu kadrosu, akıllı zombileri ve modern toplumun yeni sınıfsal bölünmelerine yönelik altmetni ile kanımca karambole giden ve hak ettiği ilgiyi - belki de biraz da fazlaca pop tarzı yüzünden - görmeyen "Land Of The Dead"den sonra Romero'nun yeniden bu sulara gireceğini hayal bile edemezdim. Gelin görün ki insanoğlunun hala en büyük korkusu ölüm ve hala kendi kendimize hayatı cehennem ettiğimiz bir sivilizasyonda yaşıyoruz, dolayısıyla Romero'nun zombilerle dolu yeni bir evren yaratması için önümüzde hiçbir engel yok demektir!


George Amca, oldukça uzun bir zamana yayılan müthiş dörtlemesinde ( hatırlatalım; Night Of The Living Dead - Day Of The Dead - Dawn Of The Dead - Land Of The Dead ) kurduğu evreni tarihin karanlık sularına gömdükten sonra 90'ların ikinci yarısında hayatımıza giren internet, cep telefonu ve kayıt edevatlarıyla yeniden şekillenen modern orta sınıfın hayatına odaklanan yepyeni bir seri başlatıyor. Artık hepimiz her an her görüntüyü kaydedebilecek kadar donanımlı, her an her yerde ulaşılabilecek kadar mobil "yaratıklarız"; peki bu durum durup dururken ölülerin hayata dönüp bu mobil üniteleri yemeye başladığı bir dünyada nasıl "görünüyor"


Evet Romero'nun yaptığı tam da bu, nasıl göründüğümüzü gösteriyor bize. Film boyunca ısırılan, kaçan, korkan canlılar, ellerinde video kameralar, cep telefonları ve internet bağlantılarıyla birbirlerine dünya çapında "nasıl öldüklerini" anlatıyorlar. Tıpkı Blair Witch Project'de, Cloverfield'da ya da BBC'de, NTV'de sıradan bir akşam haberinde olduğu gibi.. Romero bir adım daha öteye gidiyor myspace.com/diaryofthedead adresinde seyircilere kendi çektikleri zombi sahnelerini koyma fırsatı tanıyor. Bunu bilinçli olarak myspace gibi interaktif bir alanda yapıyor, zira "herkes orada". Netekim, filmin kendi websitesi projenin başından beri ironik olarak "coming soon" modunda beklemekte.


Kısacası Romero, yeni duruma uygun malzemelerle şok tedavisine devam ediyor. Ama izlerken artık şok tedavisinin ne kadar etkisiz kaldığını görecek, sahnelerden ne kadar az etkilendiğinizi gördükçe ya tıpkı bu sayfaların yazarı gibi hemen filmin arkasındaki metine sarılmak isteyecek ya da filmden nefret edeceksiniz.. Bu eylemin sadece kendisi bile yaşadığımız çağda herşeye ne kadar hızlı karar vermek zorunda olduğumuzun bir başka kanıtı olacak.


Halbuki zombiler, sahip bile olmadıkları "et kafalarıyla" amaçlarına ulaşırken ne kadar da yavaş hareket ediyor...

Download Linki için TIKLAYINIZ (alıntıdır)

Forbidden Planet (1956)

-- Spoiler içerebilir --

"Zamanının çok ilerisinde" kavramını muadillerinden bir kaç gömlek daha fazla hak eden Forbidden Planet, insanlığın diğer gezegenlere koloniler kurduğu ve ışık hızında yolculuk edebildiği bir gelecekte geçiyor. Hikayenin giriş kısmı, o günler için değilse bile bugün klişe sayılabilir. Yıllar önce uzak bir galakside (a long time ago in a galaxy far, far away) kaybolan bir uzay gemisi ve onu aramak üzere görevlendirilen bir başka gemi. Gezegene indiklerinde, aradıkları geminin mürettebatından bir kişi hariç kimseyi bulamamaları da muhtemelen filmin çekildiği dönem için oldukça yaratıcı bir senaryoydu. Tabii ki mürettebatı öldüren ve halen ortalarda dolaşan yaratığı da unutmamak gerek.

Leslie Nielsen'ın gençliğini önemli bir rolde izleyebileceğimiz filmi esas ilginç kılan ise, mevzubahis gezegende binlerce yıl önce yaşamış olan bir uygarlığın geliştirdiği, gezegene gömülü olan ve kendi kendini yenileyebilmesi sayesinde halen çalışan devasa makinenin yetenekleri. İşi iyice spoiler haline getirmeden filmin "o dönem için çok iyi bir yapım"dan daha öte izlenimler uyandıran orijinalliğini anlatmak mümkün değil.

Bu "döneminin ötesinde" olayını görsel uygulama açısından da kesinlikle belirtmek gerek. Renkli film teknolojisinin henüz emekleme aşamasında sayılacağı yıllarda yaratılan bu görsel efektlere şapka çıkarıyorum.

Knowing (2009) Trailer

Nicolas Cage 2009'da, Alex Proyas yönetiminde bir gerilim filmiyle geri geliyor. Ona Rose Byrne de eşlik ediyor. Gizem sevenler beklemeye başlayabilir.
IMDB

KNOWING TRAILER -HD-


4 Temmuz 2008 Cuma

Metropolis "tamamlanmak" üzere...


Bilim kurgu klasiklerinden ''Metropolis''in çıkarılmış sahneleri Arjantin'de bulundu

Avusturyalı-Alman yönetmen Fritz Lang'ın çektiği sessiz bilim kurgu filmi "Metropolis"in çıkarılmış sahnelerinin neredeyse tamamının, Arjantin'in başkenti Buenos Aires'te bulunduğu bildirildi.

Filmin haklarına sahip olan Friedrich Wilhelm Murnau adlı Alman vakfından Anke Wilkening, "Bugüne kadar eksik olan hemen hemen tüm sahnelerin bulunduğunu" belirtti.

Wilkening, Buenos Aires sinema müzesi ortakları tarafından bulunan yaklaşık 25 dakika süreli bu sahnelerin 16 milimetrelik film şeridi üzerinde olduğunu söyledi.

Vakıf, görüntülerin düşük kalitede olmasına rağmen, bulunan sahneler sayesinde artık bu başyapıtı tamamlamanın mümkün olacağını düşünüyor.

Amerikan Paramount film yapım şirketinin yetkilileri tarafından kesildiği belirtilen film, orijinal haliyle Ocak 1927'de Berlin'de gösterilmiş ve bu tarihten sonra kaybolmuştu.

04 Temmuz 2008 - Vizyona Girenler

Ülkemizde 4 Temmuz 2008 tarihi itibariyle sinemalara 4 güzel film geliyor.
KUNG FU PANDA - Fragman (HD)




Jack Black, Angelina Jolie, Dustin Hoffman, Jackie Chan Lucy Lui gibi bir birinden ünlü yıldızların seslendirmesiyle gelen bu animasyon filmi, şüphesiz gülmekten kırıp geçecek.


Ayrıntılı bilgi için: http://www.imdb.com/title/tt0441773/



HANCOCK - Trailer



Will Smith matrak havasıyla yine insanlığı kurtaracak, Charlize Theron yine güzelliğiyle büyüleyecek (bkz. abartı sanatı)...
Ayrıntılı bilgi için: http://www.imdb.com/title/tt0448157/


Vizyona Çıkan Diğer Filmler ise:


Aşkzede - Forgetting Sarah Marshall : http://www.imdb.com/title/tt0800039/


Kadavra - Pathology :

3 Temmuz 2008 Perşembe

Wanted

Day Watch ve Night Watch gibi filmlerin yönetmeni Timur Bekmambetov (bir sene sonra Twilight Watch'u da izleyebileceğiz), Hollywood'a bu filmle transfer olurken, biz de sınırsız bir eğlence için sinema salonlarına transfer oluyoruz efem. Fizik kurallarının zorlanmadığı, direkt olarak iptal edildiği, über-fantastik, mega-triptonik, "neden" sorusu soran seyirciye orta parmağını kaldıran çok şımarık bir film Wanted. Shoot'em Up kadar manasız, Frank Miller's 300 kadar bullet time (hu yea), Italian Job kadar araba akrobasisi olmaktan geri kalmıyor. Bazen Max Payne oynar gibi hissettim bazen de NFS: Most Wanted. Yer yer kendini çok ciddiye alıyor, yer yer hiç bir skime yaramıyor ama keyiften geberdiğimi itiraf etmeliyim.


Filmin en güzel yanıysa başından sonuna kadar tam bir çizgi roman havasında gidiyor olması. Çizgi roman uzmanı değilim elbet fakat anlatım o kadar güzel ki, sahneleri zihinde kare kare ayırıp bir çizgi romanın sayfalarıymışcasına takip etmek mümkün. Angelina Jolie, Morgan Freeman ve James McAvoy da gayet iyi oynamışlar. Konusundan bahsetmeme gerek yok, elbette dandik bir hikayesi ve yirminci dakikada kendini ele veren bir twist'i var. Bunlar eksi yanları tabi, ama kimin umrunda, film muazzam derecede eğlenceli. 7.5/10

Detaylı Bilgi için: http://www.imdb.com/title/tt0493464/

2 Temmuz 2008 Çarşamba

The Ruins

Karşımızda çok satan bir romanın uyarlaması bir film var. Best seller olmuş bir roman olan “The Ruins” Türkçeye de İthaki yayınları tarafından çevrilmiş bulunmakta. Yazar Scott Smith senaryo dalında Oscar adaylığı olan biri ve bu işi ne denli iyi kıvırabildiğini bu filmde açık ve seçik olarak gözler önüne serebilmiş.

Filmin konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, sürprizleri bozmayacak şekilde yazabilirim sanırım: Bir grup arkadaş zaten oldukça eğlenirken neden daha fazla eğlenmeyelim düşüncesi ile! Meksika’da bir ormanın derinliklerinde bulunan maya uygarlığına ait bir tapınağa doğru ilerlemeye başlarlar. Sonrası zaten amansız bir ölüm kalım mücadelesi şeklinde devam ediyor. Ama inanın bunu çok iyi bir şekilde yapıyor. Ve bu nokta da çoğu benzerinden ayrılıyor.

Filmin tarzındaki temel sorunların bu filmde minimumda olması, beni filmi önemsemeye iten büyük bir neden aslında. Diyaloglar oldukça yerinde kullanılmış. Filmin temposunda ve akışında da hiçbir problem yok. Karakterlerimizin temsil ettikleri ruh durumları ve imgeler kimi yerde fazla birbirine karışmışsa da temel anlamda filmin dinamiğine hiçbir şekilde zarar vermiyor. Keza karakterlerin temsil ettikleri şeylerin filmin geneline bakıldığında çok daha anlamlı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Oyunculuk anlamında biraz sorunlu bir yapısı olmasına rağmen bu da sizi eminim pek rahatsız etmeyecektir.


Filmin vaat ettiklerini, bir düşününce üzerine düşen vazifeyi oldukça yerine getirdiğini söylemeden edemem. Bu tarz filmlerin inandırıcılık ve tahammül sınırlarını aşan işin vahşet kısmı o kadar ustaca ve yerinde kullanılmış ki kimi yerde yaratılan ve sunulan bu gerçekçiliğe pes bile diyebiliyorsunuz. Keza filmde öyle bir sahne var ki beni benden aldı. Sanırım bir daha bahsettiğim o sahneyi izleyemem. Son cümlelerimden amaçsız şiddet filmlerinde birisi daha mı yoksa gibi bir anlam çıkaracakları en yakın hostele uğurlayarak yoluma devam etmek isterim.

Yakın zamanda çok ama çok kötü örneklerini izlediğimiz tarzın sineması için önemli bir adım daha olmuş bir film. Olanca doğaüstülüğüne rağmen. bana izlerken inandırdı film ekibi. Önemli nokta da burası sanırım.

“Descent” severleri özellikle izlemeye yönlendirmek isterim. Spoiler olmaması için film hakkında yazmak istediklerimin çok önemli bir kısmını yazamıyorum. İzleyin konuşalım. Şimdiden iyi seyirler…

300'e devam filmi geliyor


Bir süredir dedikodusu dönen hikaye nihayet imza ile sonuçlandı. Yazar Frank Miller ve yönetmen Zack Snyder, Warner Bros ile anlaşmaya vardı ve kolları sıvadılar.


Filmin henüz, 300'den önce mi, sonra mı geçeceği belli değil (ama sanki sonrasında geçecek gibi geliyor bana?). Filmin adı da belli değil. İpler şu anda F. Miller'in elinde. Kendisi ilk önce çizgi-romanını bitirecek, daha sonra da Zack bunu CGI yardımıyla nasıl beyaz perdeye aktaracağını düşünecek.

"Mirrors" Ağustos'u serinletecek gibi...

The Hill Have Eyes'ın yazar ve yönetmi, Alexandra Aja'dan son model bir korku filmi geliyor. Adı Mirrors, yani Aynalar.


Film, korku sinemasında sıkça kullanılan aynaları konu alıyor ama bu sefer alışılmışın dışında. Alexandra'nın bu sefer ki fantezisi, aynadaki görüntünün yapacakları, karşı tarafın çevresini ve kendisini etkilemesi üzerine. Zaten fragman'ı izlediğinizde bunu "dehşetle" göreceksiniz.



Filmin kadrosu süper diyemeyiz ama yine de Kiefer Sutherland (24) ve Paula Patton (Deja Vu) iyi iş çıkarmış gibi gözüküyor ilk izlenimlerine göre.