

Bunları sakın harika şeylermiş gibi algılamayın. Büyük bir senarist için bu tip şeyler basit şeylerdir. Issız Adam Türk filmlerine nazaran gayet kaliteli yazılmış ama tür olarak yarıştıklarıyla arasındaki mesafe, dağlar kadardır. Dünya sinemasında çok fazla çok daha iyisi vardır... Her ne kadar içimizdeki GERÇEK anlatılsa da çoğu diyalog, çoğu olay biraz kantinkuntin kalıyor filmde. Yani “o öyle olmaz yaaa” diyebileceğimiz sahneler var. Örneğin Alper’in Ada’yı tavlama şekli. Beyoğlu'nda bile, en karaktersiz bayan bu kadar ucuz değildir, hele ki yıldırım aşkı yoksa. Ada’nın da yansıtılan karakterinin güçlü olduğunu farzedersek, bu kısmın fantezi olduğunu sayabiliriz. Ada'nın normal şartlarda Alper'in kafasını kırıp polis çağırması gerekirdi:))
SPOILER VAAAĞĞ:
Zaten Alper’in yaptıkları da biraz anormal. Özgürlüğüne düşkün, o kızla bu kızla gönül eğlendirmeyi seven, Ada’ya da GERÇEKTEN aşık olmadığını düşünürsek, birinin ayrılık sonrası bombok olması pek olası değil. “Ya halbuki ben gerçekten aşıktım” da diyemiyor Alper. Sadece onunla çok mutlu olabileceğine inanıyor kuru kuruya ve pişmanlık duyuyor. Tek toka bile içinin ölmesine yetiyor. Her suratta onu görebiliyor, anılarının geçtiği yerlerde anı tazelemeyi seviyor. Sondaki monolog işte çok ustaca hazırlanmış. Monologla film bitirmek gerçekten deli işi, ama Çağan alnının akıyla çıkabilmiş bu işten. Kutlamak gerek. Zaten o sarılma olayı da kopuş anı. Yüz yüze söylenen yalanların ardından gerçek bir duygu boşalması ve ardında kalan iki sulu bakış herşeyi özetliyor. Sevgi kolay kazanılmıyor ama kolay kaybediliyor. Acısı da pişmanlığı da derin oluyor ve bazılarınınki, ne olursa olsun, ne kadar zaman geçerse geçsin, geçmiyor. O kabuk ara ara kan vermeye devam ediyor ve karakterler ıssızlığına gömülüp tesislerine geri dönüyorlar. Belki de asla gerçekleşmeyecek, kendi kafalarında ikinci bir sonu, mutlu sonu yazmak için...
Filmin beni etkileyen tarafı bu yönüydü açıkçası. Flashback şeklinde gösterilen, iç ses şeklinde de açıklanan sahneler çok doğal, çok "ben" ve çok gerçek. Ada'nın Alper'in yastığını koklaması, fotoğrafına dokunması filan katlanılması zor sahneler. Oyunculuk zaten tavan yapmış bu sahnelerde. Ha bir de filmin sonu Atlas pasajında geçiyor. Ben de orada izledim. İlginç oldu aklıma gelince :)
___
Dikkatimi çeken bir diğer şey de bu filme büyük bir genç izleyicinin talep göstermesi ve "ayyy geberdim ağlamaktan gııııı" diye de yorumlarda bulunması. Çok samimi gelmiyor bana bunlar çünkü herkes biliyor yeni neslin ne kadar sığ düşündüğünü, yeni moda ilişkilerinin ne olduğunu. "Ya ben öyle değilim" demeyin, çoğunluktan bahsediyorum. Yani erkekler artık "GOL" peşinde, kızlar da kısa süreli eğlence... Zaten ortada hormonlardan başka birşey yokken, bu filme niye ağlarsınız ki? Anca Alper'in yaptığı öküzlüğü yapmışsınızdır ve başınıza geleceklerin, kafanıza bazı şeylerin dank ettiğinde çok geç olduğunu düşünür, daha oracıkta içiniz yanar ve ağlarsınız veya Ada gibi severken anlamsızca terkedilmişsinizdir ve mutluluğu ait olmadığınız kucaklarda, penislerde ararsınız ve o yarımlıkla, çaresizce elinizdekilerle yetinmeyi bilirsiniz, bilmişsinizdir ve ağlarsınız... Belki de gerçekleşmeyecek mutlu sonunuz aklınıza gelir, anca öyle, ama asla ortadaki hikayeye balıklama ağlayamazsınız. Yanındaki sevgilisine daha sıkı sarılanlar filan oldu ya, anlamamış adam filmi n'apsın! Filmin artıları & eksileri
+ MSN, Facebook iletilerini süsleyecek cümlelere yer vermesi. "Sen dizime yattın, ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün" gibi. Gerçekten birini "büyütmüşseniz" etkilenmemeniz mümkün değil.
+Alper'in annesi rolündeki teyze döktürüyor. Büyük oyuncuymuş gerçekten.
+Dekorlar çok başarılı. Aslında dekor değilmiş gibi dursa da, çoğu mekan dekor.
+Figüranların sayısı çok fazla ve buna rağmen doğallık yitirilmemiş
-Bazı yapmacık diyaloglar ve sahneler
-Abartı sahneler (Alper'in Ada'nın üstüne ilk çıkışı ve sonraki yatak sahnesi, adam öldü sandık!)
-Filmde ilerleyen zamanın izleyiciye yansıtılmaması.
-"Kalabalık içindeki yalnızlığı" sadece bir sahnede genel planda sunması. Daha fazla manzara daha etkili olabilirdi.
-Filmin adında kelime oyunu olması. Çok gereksiz.
...Karın üzerinde donuyorsun, uyku tatlı geliyor ama farkında değilsin, ölüyorsun!

gömlek daha üstün ve derdi çok başka. Alexandria (Catinca Untaru) ve Roy (Lee Pace) aynı hastaneyi paylaşan iki hastadır. Alexandria daha ufacık bir Romanyalı çiftçi kızıdır, kolu kırılmıştır, Roy ise dublördür ve şanssız bir kaza atlatmıştır ama onun da daha sonradan öğreneceğimiz ruhsal sorunları vardır. Bu iki karakteri birleştiren öğeyse Roy’un Alexandria’ya anlattığı, yataküstü hikayedir. Bizler bu hikayenin görselleşmiş halini izleriz filmin çoğunda ve filmi şahlandıran da bu hikayedir zaten. Bu hikaye çok alakasız başlayıp içinde bulundukları durumla bir yerde parallel kazanacak ve biz izleyicileri hüüüp diye içine çekecektir.

Pixar'dan artık korkmaya başladım. Resmen korkuyorum yeni bir filmi çıkmadan önce. Adamlar artık inanılmaz büyüdükleri için korkunç derecede kaliteli animasyon filmleri çıkarabiliyorlar. Yani nasıl bir render teknolojilerine sahiplerse bir onlarda olduğundan eminim (Gerçi Final Fantasy'nin Hyper-real teknolojili filmi kadar olamadı hiç biri ama o da çok duygusuzdu).
1 buçuk saat kadar kısa bir süreye o kadar çok şey sığdırmış ki film, izliyorsunuz ve etkisi daha sonra içinizde kendisini göstermeye başlıyor.WinRAR içinizde Extract ediyor sanki filmi, büyüdükçe büyüyor. Humanist yanı harika. Her sahnede size bir gönderme ve bir mesaj bulunuyor. Kesinlikle çocuk çoluk filmi değil. Basit sahneler ama unuttuğumuz hisler. Wall-E'de herkes kendinden birşey bulabilir. Şahsen beni çok etkiledi hatta göz sulandırdı. Eve'sı yani peşinden koştuğu diğer beyaz robotla olan (filmin başında olmayan) ilişkileri şahaser resmen. Pixar'dan başka kimse bu sahnelere imza atamazdı zaten (kafiye de yaparım:P). Monster Inc'ten sonra en iyi Pixar filmi bu (şu anda birinci gözümde ama ani gazdan dolay böyle düşünmek istemiyorum :))Sorulan sorular karşısında kendisi, olayı 1. film, 2. film olarak konuşmayı bıraktık, 'bir film' olarak konuşmaya başladık diyor. LOTR'dan Peter Jackson'ın senaryo ekibinde de yer alan Fran Walsh ve Philippa Boyens'le 'filmin' senaryosuna kafa patlattıklarını açıkladı. İşlerini çok iyi yapmak istediklerini ve hayranların bir oturuşta 5 filmi de izleyip 'Bugün güzel birgün' demesini istediğini de ekledi (gitti bir gün, ohh). "Peki kitaptaki olay akışına uyacak mısınız, ilk film nerede bitecek" vb sorulara da Toro 'Sanırım Smaug ilk filmde ölecek, geri kalanı siz düşünün artık' demiş.
Hayvan herifsin Del Toro!
Harika bir yönetmen, harika bir konu olur da harika oyuncular olmaz mı, olur! Tony Leung
Chiu Wai, Zhou Yu'yu, Takeshi Kaneshiro da Zhuge Liang'ı, Chen Chang da Sun Quan rolünü
üstlenmiş. Aslında arka planda kalan ama Çin sinemasında gayet ünlü olan oyuncular da
bulunmakta ama üşendim şimdi onların -şan-şun-kem-küm'lü adlarını yazmaya...
Film tam John Woo havasında başlıyor, yani izleyiciye "merhaba, hoş geldin, gel bir otur,
bak filmimiz bu, şu, bu da bu, at ağzına biraz patlamış mısır" diyerek değil de "getir
kolunu, aha damar, bu da adrenalin, ohhh, geçmiş olsun" şeklinde başlıyor. Bir süre ağzınız
aşağıda, gözleriniz 12 cm genişliğinde pörtlek pörtlek filme bakıyorsunuz. Ben hata ettim,
karakterlerin adlarını da aklımda tutmaya çalıştım ama başarılı olamadım, her yerden birbirine
birine benzeyen insanları akılda tutmak gerçekten zormuş. Bir de kitap okur gibi alt yazı takip
etmek durumundasınız ama filmin İngilizce'ye çevrilmemesi çok iyi. Bayılırım dublajsız Çin,
Kore, Japon filmlerine.
Hayvan vari bir prodüksiyonla karşı karşıya kalıyorsunuz filmin başından sonuna kadar. Yani
Çin sineması böyle giderse birçok sektörde olduğu gibi sinemada da yumruğunu masaya
vuracaktır çok kısa bir süre sonra. Bunda da en büyük avantajı "epik" kavramı bu adamların
genlerinde olduğudur. Adamların inanılmaz şa şalı, şatafatlı, derslerle dolu, zorlu ve
ihtiraslı tarihi var. Bunları bi 50 yıl daha kullansalar anca çeyreğini tüketebilirler.
Zaten biz Türklerin en büyük angutluğu da budur sinemada. Bizim de harika filmlere konu
olacak, içine bir çok öğenin sokulabileceği tarihimiz var ama maalesef onları sinemaya
dökebilecek bir babayiğit, ona da destek olacak finansör, o yapıtı izleyip kar getirecek
izleyici yok. O yüzden "yakın çekim buğday tanelerini, sepia tonunda tepe üstünde
kulübeleri, hababam sınıfı 31buçuk'ları, 15IQ'ya hitap eden devşirme filmleri, amacı sadece
güldürmek olan filmleri (ki küfür etmek ne zaman komedi olduysa), senaryosu 1 ayda yazılan
'gerçek bir hikayeden alınmıştır' filmlerine" devam kısacası, aferin mk. Neyse kızdım
yine:)... Filmi ikiye bölmek zorunda kalırsak savaş sahneleri ve sakin sahneler olarak bir
ayrım yapabiliriz. Tabii ki filmi şahlandıran sahneler, savaş sahneleri. John Woo, Çin'i
yeniden keşfetmemiş; savaş sahnelerinde yeni atraksiyonlar kullanmamış. Yine tadında yavaş
çekim sahneleri kullanmış ama işin içine epiklik kadar "liriklik" katmış. Hani "şiir gibi
öldürüyor" diyebiliriz. Kılıç, mızrak ve ok sahneleri son derece gerçekçi hatta belki de
gerçek! Dövüş kareografilerinin ne kadar güzel olabileceğini zaten hayal edebiliyorsunuzdur. Kan kullanmaktan kesinlikle çekinmemiş baba. Tabii fanteziden de kaçınmamış. Bir
koyuşta 10 askerin yere düşerek ölmesi, mızrakları eliyle kırmak, kılıç bükmek kesmek gibi
bir çok öğe filmde yerini almış. Ayrıca o "Çok kalabalık olm bunlar mk, tarağı yuttuk"
atmosferi mü-kem-mellica olarak yansıtılmış. Basit CGI oyunlarıyla da değil hem de. Filmin
sonlarına doğru bir tuzak arena savaşı var ki, dillere destan olur diyebilirim.
Sakin sahnelerde ise karakterler şov yapıyor adeta. Oyunculuk süper. Kendinizi bir an çekik
gözlü sanıp orada fikir alış-verişi yapan biri olarak hissetmeniz an meselesi. Zaten az
buçuk strateji kurmayı seviyorsanız filme ayrıca tapmanız olası. Çok sıkı stratejiler,
oyunlar dönüyor filmde. Cao Cao da aynı şekilde gayet kötü ama gayet zeki biri olarak ekrana
yansıtılmış, "kötüler hep kaybedendir" yanılgısı filmin bu ilk bölümünde allahtan yok.
Sonuç itibariyle Red Cliff, takip etmesi biraz zor ama izlemesi son derece keyifli bir
yapım. Kostümleriyle olsun, müzikleriyle olsun, kareografileriyle olsun, harika Çin semalarıyla olsun, içinizin açılacağı garanti...Warlords, Assembly'den sonra bana ilaç gibi geldi diyebilirim. Klişelerden uzak, dramatik yönü biraz daha köreltilmiş, son derece epik ve liriksel gidiş hattıyla Asya sineması severlerini mest edeceği bir gerçek. Merak edenlereyse filmi öneririm, harcadığınız zamana 'harcandı' olarak bakmayacaksınız. 7.8/10
Detaylı bilgi: http://www.imdb.com/title/tt0425637/