
19 Mart 2009 Perşembe
Seven Pounds

13 Mart 2009 Cuma
Hunger (Açlık)
Steve McQueen imzalı filmimiz bir açlık grevini konu alıyor. Kısaca bahsetmek gerekirse Şubat 1972 yılına kadar sıradan suçlu muamelesi gören tutuklu IRA militanları, bu tarihten itibaren politik suçlu statüsünün kabul edilmesini isteyerek açlık grevine başlamışlardır.
Konusu yeterince şey ifade etse de sinematik anlamda konunun güçlü ifadesi gerçekten de takdire şayan. Mükemmel oyunculuklar diyalogun neredeyse minimumda kullanıldığı anlarda iyice doruk noktasında. Ayrıca midenizin ve aklınızın zor anlar yaşayacağı uyarısıyla izlenmesi gerektiğini de hatırlatmalıyım.Teknik olarak tek planda çekilen uzun bir diyalog sahnesi var ki, uzun süre akıllardan çıkmaz. Bu kadar uzun süre içerisinde oyuncuların konsantrasyonu ve ikna kabiliyetlerinden bir şey kaybetmemesi bu sahne için ne kadar hazırlandıklarını akla getiriyor. Çok başarılı.
Ek bilgi:
Not: Ek bilgide yer alan bilgiler,filmin altyazıları ile birlikte gelen notlardan alınmıştır.
3 Mart 2009 Salı
İKİ ÇİZGİ
Aklımdaki tahminde yanılmadım. İlk haftası olmadan “çok sağlam” eleştiriler aldı film. Beğenildi, beğenilmedi, ama bu kısma sonra geleceğim. Filme geçelim.
KARAKTERLER
Filmin merkezine oturan karakterimiz Selin (Gülçin Santırcıoğlu). Kendisi artık orta yaş dediğimiz bölüme gelmiş, işi gücü yerinde, maddi olarak özgür, her hangi bir kelepçesi olmayan, güzel zevkleri olan, çok da “bizden” farklı olmayan bir bayan. Ona eşlik eden karakterimizse Mert. Henüz gençlik rüzgarını ensesinde hisseden, fotoğrafla uğraşan, maddi olarak Selin’den beslenen, bulduğu fırsatlarda da gençlik açlığını, fantezilerini gidermeye çalışan, toy bir çocuk diyebiliriz. Evet, bu da bizden.
Artık uzun bir ilişkinin (3-4 yıl belki) getirdiği sorumluluklar yük olmuş, ilişkinin tadı tuzu kaçmış, eskiden paylaşılan bazı şeyler gitmiş, sadece ihtiyacı şeyler karşılanır olmuş, çoğu çiftin yaşayabileceği bir soğuklukla giden bir yaşantının arasına dahil oluyoruz birden İki Çizgi’de.
Film çok güzel bir tiyatral sahneyle açılıyor. Buradaki oyun kadar, gerçekle oyun arasındaki farkın hissedilebilir olması da göze çarpan ilk şey. Zaten filmin geri kalan her yerinde de birçok metaforlarla karşılaşıyoruz. Örneğin hemen peşinden bizi oyuncak bir ayı karşılıyor. O ayıcık onların iyi ve kötü (çok kötü) anılarına tanıklık eden, sevimlilik temsilcisi tabii. Film “çooook” durağan diyemeyiz. Örneğin güzel bir “hırsız” olayı filmin başlangıcına eşlik ediyor. Ve film metropolden çıkıp bir yol hikayesine katılıyor. Biz de böylece karakterleri biraz daha iyi tanıyoruz.
DOKUNMA KORKUSU
Tabii ki film sinopsisini tüm genlerinde taşıyor ama bir çok metafor da alt metin oluşturuyor biz “kurcalamayı seven” izleyicilere. Örneğin çok güzel bir kaplumbağa planı var filmde. Şehirli bir kadının ürkekçe kaplumbağaya erişmeye çalışıp başarısız olması gibi tanımlanacağı gibi, hem evli, hem evsiz sayılabilecek, evini sırtında götüren, asla o bakımda özgür olamayan, hayatı yavaş ama çok uzun yaşan bir “karakteri” elde etmeye çalışıp erişememekte çıkacak onlarca anlamdan birisi olabilir. Aynı planın tabii o kadar iyi kesilip “acaba hayal mi gördü” sorusu da peşi sıra geliyor.
Filmin bence en güzel sahnesi olan ayçiçeği tarlasındaki “Ben”lik duygusu gerçekten tavan yapıyor. Toplumda herkesin “ben” olduğu şu yaşamda “aman bana ne ki, o ‘ben burdayım’” desincilik oyunu çok zekice kotarılmış olarak zihinlerimizdeki yerini aldı açıkçası.
(Spoil olabilir bu paragraf)
Elbette bu tip düşündüren imgelerin, sahnelerin bir amacı var. Onların çoğu da bizi filmin sonuna taşıyor. Artık o sünepelikten çıkışın, sevgiyle sevişmekten tecavüze, bir erkeğin (hem de toy, naif bir erkeğin) nasıl geçtiğini, neden geçtiğini tüylerimiz diken diken izliyoruz. Buradaki oyunculuk da çok iyi açıkçası(filmin genelindeGülçin harika, Kaan’sa idare eder seviyede). Tabii ortada bir tecavüz var mı yok mu, kurulan fantezinin devamı mı, aslında kadın karakter hiç de razı değil gibi mi yoksa rahatsız gibi davranıyor oluşunun da fantezideki bir yeri mi… Bu ve bunun gibi sorular da senaryonun (ki 4 yılda yazılmış senaryo) bir diğer başarısı olarak göze çarpıyor.
Filmde hiç “kesin şudur, budur” diyebileceğimiz bir şey yok. Filmin bir sonu yok. Filmin sonunu biz yazıyoruz. Daha önceki sahnelerde de durum aynı. Kendimizden bir şeyler filme katabiliyor, yola beraber devam edebiliyoruz. Sinyal lambasının tiktaklarından dünyaya bir aynadan bakabiliyor, dilek ağacındaki bir dilek olabiliyor veya kurulan fantezideki yan bir karakter olarak objektiften filme geçebiliyoruz. Evet bunun da adı başarıdır.
Film hakkında aslında çok yazılıp çizilebilir ama özetlemiş olduğumu düşünüyorum bazı şeyleri. Lakin film eleştirmekle çamur atmak arasındaki “ince çizgiye” biraz parmak basmak istiyorum.
ÇAMURSAL ELEŞTİRİ
Bazı ünlü sinema portallarında Selim Evci’nin kısa filmci kimliğinin film eleştirilerine etiketlendiğini görebilmekteyiz. Doğrudur veya değildir burası tartışılır ama tartışılmayacak şey, “kısa filmin” kötü bir şeymiş gibi lanse edilemeyecek kadar ciddi bir uğraş olduğudur. Bilen bilir ki kısa film yapımı uzun filme göre oranla daha zordur. Ayrıca araştırmacı gözlerin göreceği gibi insanı normal bir uzun filmden çooook daha etkileyen kısa filmler mevcuttur. Yurt dışında kısa filmler birer dal olarak gösterildiği gibi usta yönetmenliğe giden yolda da bir adım olarak gösterilmektedir (bizde ise bir hakaret gibi gösteriliyor). Aynı araştırmacı gözlerin göreceği gibi usta yönetmenlerin başlangıcında kısa filmler vardır ve bazıları aralarda da kısa filmler çekip bu açlıklarını gidermektedirler. “Kısa filmci” yapıştırması yakıştırma değil çamurdur özetle bizde. Yoksa gerisi zevke-renge girer. Antonioni yakıştırmasına bir yerde katılıyorum (ki bu bile bizde bir hakaret malzemesi olarak kullanılıyor. Keşke Antonioni usta gibi film çekebilen yönetmenlerimiz olsa). Ama biliyoruz ki yönetmenin ustaya saygısı var ama senaryoda ve çekimde “durun şöyle şöyle yapalım da sevgimi belli edeyim” gibi bir kaygısı olmadığını da biliyoruz. Bazen aynı şeyi iki beynin de düşünebildiği gerçeği gibi. Buna en iyi örnek de bu filmin senaryosu yazılmaya başlandığında Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler’inin henüz çıkmadığıdır (harabe sahnesine hitaben)
İki Çizgi’yi muhtemelen çok az kişi izleyecektir vizyonda.Ama kısa süre sonra festivallerde daha sonra DVD’de, çok daha sonra da TV’de fırsatınız olursa izlemenizi öneririm türün sevenlerine. En azından ağzınızda bir tat bırakacak, senarist ve yönetmen Selim Evci’nin sonraki çalışmalarını merakla bekleyeceksiniz. Ki öğrendiğimiz kadarıyla sonraki yapımlarda bu filmi göz önünde bulundurursak çok şaşıracağımız sürprizler bizleri bekliyormuş.
Not: 7.1
17 Şubat 2009 Salı
Selim Evci'yle İki Çizgi üstüne röportaj
Şu güne kadar İki Çizgi hangi ülkelerde hangi festivalleri ziyaret etti? Bu yerlerden nasıl tepkiler aldınız? Eleştirmenlerin ortak paydası ne yöndeydi ve bunlar sizi nasıl etkiledi?20’ye yakın ülkede festivaller aracılığıyla gösterildi. En önemlileri Venedik Film Festivali ve Rotterdam Film Festivali'ydi. Bunların dışında Arap Ülkeleri, Uzak Doğu, Güney Amerika da gösterildi. Mart ayında Afrika'da bir festivalde gösterilecek. Filmle ilgili okumalar genelde olumluydu. Ortak nokta için şunu söyleyebilirim; filmin Türkiye’den gelen diğer filmlerden ayrıldığını İki Çizgi’nin kent insanının yaşamına pencere açmasının farklı bir yanı olduğunu çok fazla duydum. Genelde Türkiye’den daha otantik filmler izliyorlar sanırım, sınıf atlamaya çalışan ya da kente uyum sağlamaya çalışan karakterlerin hikayeleri... Gelen eleştiriler bende mutlaka bir tortu bırakacaktır ve sonraki çalışmalara yansıyacaktır.
Türkiye'de, özellikle de metropol şehirlerimizde gözle görülür bir "kısa filme
rağbet" söz konusu. Festivallerin ve katılımcıların sayısı da bunu destekler nitelikte. Bu artışın asıl nedenini neye bağlıyorsunuz? Ve bu artışın meyvelerini Türk sineması sizce (ortalama olarak) kaç yıl sonra yemeye başlayacaktır?
olarak vizyona girip milyonlara ulaşan filmlerin yanında, arthouse altında değerlendirilen, dünyaca ünlü festivalleri sallayan ama ülkemizde hiç gişe yapamayan, böylece bir ayı bile doldurmadan vizyondan kalkan filmlerimizin arasındaki uçurumu neye bağlıyorsunuz? Türklerin sinema zevkinde bir sorun olduğunu düşünüyor musunuz?Filmi yapraken bunun hesabını yapmadım. Seyirci neden şu filmlere gidiyor diye de özel bir derdim yok, bu zaman kaybı olur. Ben sadece seyircinin bahsettiğin diğer filmlere gitmeyerek kocaman bir dünyayı kaçırdığını düşünüyorum. Sinemada çok daha büyük hazların peşine düşmek konusunda sadece önerim olabilir, bunun ötesinde kimseye bunu izleme deme hakkım yok. Bir filmde seyrci 90 dakika gülebilir, oysa o pek fazla gidilmeyen diğer filmlerden sonra hayatınız değişebilir. Karar seyircinin...
Okuyucularımız İki Çizgi'yi izlemeden önce onlara film hakkında veya sinema hakkında son olarak ne söylemek istersiniz?______________________________________
8 Şubat 2009 Pazar
The Reader (2008)
Kate Winslet! Gel evimin hanımı çocuklarımın anası ol! GERÇEKTEN! Seviyoruz seni... Kate ablamızdaki doğal güzellik Hollywood'ta çoğu kadında yok. Bu bir gerçek. Kadın da bu doğal güzelliğini iyi kullanıyor. Öyle kokoş kıyafetlerden kaçınıyor, ağır makyaja gerek duymuyor. Gayet sade ve alımlı bir surata sahip ve mimikleriyle konuşmayı iyi biliyor.
aşındaki Michael, daha önce hiç bir bayanla beraber olmamıştır ama Hanna'ya tutulmuştur (ki Hanna orta yaşlarındadır). Kısa bir süre sonra da Hanna ile aralarında keskin bir ilişki başlayacaktır. Hanna gerçekten aşık mı olmuştur yoksa zevkleri uğruna Michael'ın hormonlarını mı kullanıyordur, burasını filmi izleyince kendiniz görmelisiniz. Konu hakkında söylenecek şeyler harika şeyler değil aslında. Sadece ilginç. İnişi çıkışı pek yok. Orta tempoda ilerliyor, twist söz konusu değil ama etkileyici kısmını doğallığında gösteriyor. Film zaman olarak 2'ye bölünmüş durumda (aslında üç ama üçüncüsü üzerinde pek durulmuyor). İlk zaman diliminde 15 yaş döneminde Michael'in Hanna'ya kitap okuyuşu, Hanna'nın bunu benimsemesi, ikinci etapda da Hanna ile Michael'in aralarındaki ilişkinin yaş farkından dolayı ortaya çıkan derin izlerin ekrana yansımasını izliyoruz. Tabii ortada bazı sırlar var. Bunların neler olduğu filme güzelce yedirilmiş.Stephen Daldry gayet temiz bir yönetmenlik ortaya koymuş. Sert sahnelerden kaçınmamış, "fazlalığa" hiç bulaşmadan anlatmak istediğini en çarpıcı planlarla göstermiş. Sansürsüz. Tabii bu emeğinin ona Oscar getireceğini sanmam ama 10 yıllık yönetmenlik kariyerinde çok iyi bir adım atmış.
Son paragrafı da Ralph Fiennes'e ayırmak isterim. The English Patient'ı (İngiliz Hasta, 1996) geçtim, The Constant Gardener'da (Arka Bahçe, 2005) beni feci büyülemişti abimiz. İnanılmaz dramatik mimiklere sahip. Hiç konuşmasa bile ne anlatmak istediği anlaşılıyor. Bu sene oynadığı bir diğer film olan ve tarz bakımından The Reader ile olduça farklı kulvarda olmasına rağmen In Bruges'ta da çok iyi bir performans çıkarmıştı. Yine o hüzünlü yüzünü The Reader'da geri getirmiş Ralph. Filmin son sahnelerinin birinde Hanna'nın odasındaki hal ve hareketleri gerçekten görülmeye değer. Biraz sulu göz erkekleri dahi ağlatacak cinsten.6 Şubat 2009 Cuma
Revolutionary Road
Hollywood starı olduğunuzu düşünün. Batan geminin yüzeye çıkan iki değerli yadigarısınız ve sizi bekleyen milyonlara bir tokat indirmek istiyorsunuz. Karşınızda bunu gerçekleştirmek için size yön verecek oldukça iyi ve nam salmış bir yönetmen ve iyi bir de senaristiniz var. Eşlik edecek oyuncular da tam istediğiniz gibiler. Nasıl bir filme dönüştüğünden kısaca bahsetmeliyim. Frank ve April Wheeler çifti, iki çocukları ile beraber Revolutionary Road’daki evlerinde, deyim yerindeyse, zaman öldüren bir çifttir. Frank sevmediği bir işte 10 saat çalışan bir baba, anne april ise şanssız demekte fayda gördüğüm bir aktristir. Her ikisi de asıl yapmak istedikleri şeyler konusundaki fikirlerini çarpıştırırken, es geçtikleri şeyin ne olduğunu bulmakta zorlanmayacaklardır.
Filmin ağır temposu kendisini son 45 dakika içine saklamış belli ki. İnanmalısınız ki bahsettiğim dakikalar sinema olmaktan çıktı gözümde. Dişlerimi sıktım, yüzümü buruşturdum, en çok da kasıldım diyebilirim. İnanılmaz oyunuculuğu ile Kate Winslet sayesinde zirve yaptı film. İzleyenlerin göreceği çat kapı misafirlik sahnesi birkaç kere daha izlenmeyi hak ediyor.Filmimizin delisinin!!! önemli performansına da ayrıca dikkat çekilmeli.Michael Shannon gerçekten klastı. Leonardo Di Caprio diğerlerinin yanında biraz sönük kalmş desek ve geçiştirsek yeterli sanırım.
Ama asıl alkışlar en çok da Kate Winslet için gelmeli.Karakterin duygu geçişlerini mimiklerinde bu kadar net hissettirebilen oyuncu gerçekten nadir bence.Ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunun bariz ispatlarından birisi.
29 Ocak 2009 Perşembe
Doubt
Pulitzer ödülü John Patrick Shanley tarafından yine aynı isimle bir tiyatro oyunu olarak yazılmış bir uyarlama ile karşı karşıyayız. Filmin güçlü oyuncu kadrosunda Meryl Streep ve Philip Seymour Hoffman ve Amy Adams arzı endamdalar. Her ikisi de hiç şüphe götürmeyecek şekilde oyunculuklarının evvela kendileri tadını çıkarmış. Oscar yolculuklarında da performansları ile aday olmalarını filmi izleyince oldukça yerinde buluyorsunuz zaten. Keza döktürmüşler… Bir de filmde ayrıca olayı yemiş bitirmiş oyuncu var ki adını anmadan olmaz. Viola Davis… Kadın resmen ağlattı beni… Oyunculukların şahaneliği karşısında etkilenmemeniz neredeyse imkânsız. Sayın Streep öyle bir döktürmüş ki izlerken nerdeyse beni bile sindirdi.!!!
Kuşkunun ne denli tehlikeli olup, insanı aslında karara ne denli yakıştıracağının filmi bu. Basit, yoğun ve ağır bir film olduğunu belirtsem de, filmi izlerken zamanın hiç de ağır geçmediğini belirtmek isterim.
Disiplin ve korkunun mutlak gücüne inanan Rahibe Aloysius Beauvier(Meryl Streep) tarafından yönetilen bir okulda Peder Flynn(Philip Seymour Hoffman), bu okulun katı kurallarını sona erdirmek için uğraşırken çarptığı şey derin kuşkulara sahip bir kadından öteye geçiyor. Filmin temasından kaynaklanan bu şüphe durumu sinefillere fazladan fazladan endorfin salgılatacak kadar iyi kotarılmış.
Filmin izlerken rahatlıkla görebileceğiniz “temsiller” o derece başarılı ki kocaman kocaman tebrikler gönderiyorum buradan. Sembolize ederken düşülen hatalar yerine, kolay kavramaya yönelik ve asıl meseleyi sorgulatan yapısı ile sıkıcılıktan uzak ve üzerine düşünmeyi çağrıştıran bir sistematik tercih edilmiş. Henüz izlememiş olanlar için bunları deşifre edecek değilim tabii ki de ama oldukça katı kurallar içinde kendince anlamlar yükleyen Meryl Streep karakateri için bu semboller oldukça iyi yerleştirilmiş.
Filmi kesinlikle görmek lazım diye düşünüyorum. Bir şekilde izleyin derim ve sonlandırmak isterim.
"bir kez şüpheye düştün mü karara vardın demektir." (othello)
24 Ocak 2009 Cumartesi
Angst (1983)


Kahramanımızın bir adı yok ve filmin tamamında anlatıcı da bizzat kendisi. IMDB’de “The Psychopath” diye geçiyor. Aralarında Shining’teki hâliyle Jack Nicholson, Henry: Portroit Of A Serial Killer’daki Michael Rooker dahil, on tan
e psikopatı bir araya koyun ve bunlardan birisi de Angst’taki olsun. En psikopatını seçmeye kalkın ve bu rol için biçilmiş kaftanın Erwin Leder olmadığını söyleyin, ben de size kafa göz dalayım. Kullanılan müthiş kamera açılarıyla, kahramanımızla birlikte koşuyor, kaçıyor, daha da önemlisi korkuyorsunuz. Ve bu korku, annem duyarsa da beni eşek sudan gelene kadar döverse, diye bir korku değil. Anne ve de aile, dolayısıyla aidiyet kavramınız zaten yok. Hayatınızın yarısından fazlası hapishanede geçmiş. Sınırınız yok. İnsanların dikkatini onları korkutarak çekmek sizi tahrik ediyor ve onlara şiddet uygulayarak tatmin oluyorsunuz. Partnerinizin kıçına attığınız zevk tokadının bir üst seviyesi gibi düşünün. İnsan bilincindeki, en şekillenmeye müsait olmayan dürtüler seks ve şiddettir. Ve bu iki eğilim, size, doğru ve yanlış kavramları küçük yaşlardan itibaren öğretilmediği için, bir aradayken anlam kazanırlar.
Cinayet işlemek de bu sebeplerden gayet doğal bir hâl alır. Ama alışık olduğumuz şey, plân varsa ona bağlı kalınması, katilin soğukkanlı olması ya da bir anlık heyecana kapılıp sonunda pişman olmasıdır. Ama burada bahsi geçen adamın ciddi rahatsızlıkları var ve tedavi edilebilecek türden olduklarını sanmıyorum. Kült film The Texas Chain Saw Massacre’deki ailenin gerçek hayattan, sosyal yaşamın sabit değerlerinden ve ahlâk kavramından uzakta sürdürdükleri hayatı bu adam tek başına ve tam da modern hayatın göbeğinde yaşıyor. Ani kararlar alıp tüm plânını bir anda iptal edebiliyor. Birisi gözlerinin içine baksa düşündüklerini anlayabileceğinden korkuyor. Kendini ele vermemek için vücudundaki kanı temizliyor, üzerini değiştiriyor ama cesetleri arabanın arkasından çıkarmıyor. Polise, filmin başında gözüne kestirdiği iki kıza ve aynı kafeteryadaki diğer iki kişiye, bagajı açıp da cesetleri gösterirken, onların hissedeceği şaşkınlıktan ve korkudan büyük keyif alıyor.

Sözün özü psikopat olunmaz psikopat doğulur. Angst sinema tarihi için en mühim filmlerden biridir. Henüz izlememişseniz elinizi çabuk tutmanız da sünnet değil farzdır.
12 Ocak 2009 Pazartesi
Rang De Basanti(2006)

Hindistan sinemasının önemli isimlerinden ve Hindistan gençliğinin starlarından biri olan Aamir Khan'ın başrolde olduğu, Rakesh Omprakash Mehra'nın yönettiği devrim temennisi niteliğinde bir film.
Kurgusal açıdan oldukça üst düzeyde olan film genç bir ingiliz yayıncının Hindistan'ın ünlü beş devrimcisinin belgeselini çekme isteğiyle Hindistan'a gitmesiyle başlar. En apolitiğinden 5 gençle tanışır, arkadaş olur ve belgeseli çekmeye başlarlar.
Burdan Sonra Spoiler İçerebilir
Film kurgusal açıdan, karakterlerin problemlerini tek tek ele almasıyla ve özellikle çif zamanlı olmasıyla oldukça sürükleyici ve yoğun bir hal alıyor. Oyunculuğun ve müziklerin de oldukça iyi olması 2 saat 50 dakikalık filmi rahatlıkla, hiç sıkılmadan izlememizi sağlıyor. Yalnız Hint klasiği dans sahneleri olmasaydı film yarım saat kadar kısalırdı.
Filmin en beğendiğim özelliği Hindistan'ın ilk komünistlerini tanıtması. Genç yayıncı Sue (Alice Patten) bu 5 devrimcinin belgeselini çekmek için şirketinden bütçe talebinde bulunduğunda; "Gandhi'yi çekersen para veririz, Gandhi her zaman tutar, hatta Che bile olur" gibi yanıtlar alıyor ki burada sol geleneklerin veya karşı duruşların popüler bir tavırla nasıl işlendiğine yönelik bir eleştiri olması memnun edici.
Ayrıca filmde Hindistan gençliğinin nasıl depolitize olduğuna, nasıl politize olabileceğine ve müslüman - hindu; Hindistan - Pakistan sorunlarına da değiniliyor. Bazı sorulara da "kendi çapında" denebilecek şekilde cevaplar veriliyor. Kendi çapında diyorum çünkü filmin başında Lenin'in isminin referans verilmesine karşın, bir devrimin hangi yollarla yapılabileceğine ya da gerekliliğinin hangi düzeyde olduğuna dair verilen cevaplar beni hiç tatmin etmedi açıkçası.
Film de anlatılan beş devrimci gencin Gandhi döneminde mücadele vermesi, o dönemde sadece "pasif direniş" olgusunun yer almadığını aksine gayet militarist ve şiddetli bir şekilde mücadele veren insanların olduğunu görmemiz filmin bir diğer artısı. Ancak bu dönemi izlerken olayları Türkiye ile karşılaştırmadan edemiyorsunuz. Keza gayet "vatansever", "ulusalcı" bir solun varlığı (elbetteki İngiltere'nin emperyalizmine karşı verdikleri mücadele bunun başlıca sebebi) ve mücadele yöntemleri bizde yaşanılanlarla oldukça net bir şekilde kesişiyor.
Bunun dışında yine Gandhi filmini izleyenlerin ya da dönemi okumuş olanların bileceği,
Jallianvala Bagh katliamına kısaca değiniliyor ama olayların gelişim süreci sebep ve sonuç ilişkisine bağlanmadan kesiliyor. Filmin belki de en eksik tarafı politik olaylardan ve mücadelelerden bahsederken sebep-onuç ilişkisini, amaçları yeterince anlatamaması. Yani İngiliz emperyalizmi, sınıf mücadelesi gibi olgulardan neredeyse hiç bahsedilmiyor. Sadece bariz şekilde ortada bulunan yanlışlara müdahale etme çabasında bulunan gençler görüyoruz.
Son olarak filmde anlatılan politikleşme sürecinin "orduya katılın, polis olun, yönetimi ele geçirin işleri anca bu yolla düzeltebilirsiniz" görüşü ise benim için tam bir fiyaskoydu. Belki beklentilerim biraz fazla olduğu için bel ki de yöntemlerin aslında dünya solunun yetersiz yöntemlerinin birçoğuyla birebir uyuşması sebebiyle bu anafikri beğenmedim.
Sonuç olarak, kişisel olarak ne kadar militarist ve yetersiz bir mesaj verdiğini düşünsem de popüler tarihin dışında bir noktaya ve Hindistan'ın bugünkü haline değinmesiyle ve kurgusuyla izlenmesi gereken önemli bir film.. İyi seyirler dilerim.
http://www.imdb.com/title/tt0405508/
11 Ocak 2009 Pazar
The Curious Case of Benjamin Button
10 Ocak 2009 Cumartesi
Taare Zameen Par

Hollywood'un çok sık kullandığı bir konu; hizaya gelmesi zor, normalin çok dışında öğrenci veya öğrencileri yine kendi anormallikleriyle aynı seviyede bir öğretmenin hizaya getirmesi... Bunu bir de Bollywood'dan izlemiş oldum. Yalnız konuyu ele alış biçimi açısından filmin uzunluğu (165 dk.) ya da bilindik bir konu olması baymıyor.
Filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu Hindistan sinemasının ünlü bir jönü olan Aamir Khan. Ancak filmin esas oğlanı, Ishaan rolündeki Darsheel Safary (ki kendisinin bu rolle en iyi erkek oyuncu ödülü var imiş). Filmin konusundan fazla bahsetmiycem ama yine de ufaktan konusuna ve özellikle de hissiyatına değinmekte fayda var. Dedik ya bilindik konu; küçük Ishaan okulla uyumsuzluk gösteren, özgürlüğüne düşkün şimdiki şehirli anne babaların "amann çocuğum hiperaktif" cinsinden veryansın edeceği bir velettir. Başına gelenler kendisini ailesinin gözünde yola gelmez çocuk durumuna düşürünce babası tarafından yatılı okula yollanır. İşte burda da devreye kendisini çocuklara adamış, nerde mazlum çocuk görse gözleri dolan süper öğretmen Ram (Aamir Khan) girer. Buradan itibaren öğretmen - çocuk ilişkisi işlenmeye başlanır.
Filmde "Mahmut Hoca" nasihatlerinin ailelere yedirilmesi az da olsa göze çarpsa da rahatsız edici bir hale gelmiyor. Bunun dışında Ishaan'ın hayalgücünün, korkularının, depresyonlarının tam da bir çocuk gözüyle aktarılması açısından animasyonlar kullanılmış bu da filme büyük akıcılık katmış. Hatta görsel açıdan filmi çok üst noktalara taşımış diyebiliriz.
E Hindistan yapımı film izlersin de şarkılar, danslar görmez misin? Film kısmen müzikal tabi ama içiniz rahat olsun kıllı bıyıklı amcaların morlu sarılı gömlekleri ve dar kot pantolonlarıyla kıç salladığı bir film değil. Hatta müzikler oldukça leziz, şarkıların girdiği sahneleri müzikal sevmeyen biri olan ben bile sıkılmadan izledim.
Öğretmenlik mesleğinin sisteme sunduğu hizmetin ve militarizasyonun ilk ayağı olmasının yanı sıra öğretmenin birey olarak birşeyleri değiştirmedeki rolünü de anlatan film sonuç olarak herşeyiyle mükemmel olmuş bir film. 2007 yapımı ancak 2009'da izlediğim en iyi film şimdilik.
Kaçırmayın derim.
http://www.imdb.com/title/tt0986264/

8 Ocak 2009 Perşembe
Harold and Maude-1971
Yönetmen, ikinci filminde oldukça sıra dışı bir filme imza atmış Hal Ashby. Bud Court(Harold) ve Ruth Gordon(Maude) ise filmin aşmış performanslarına imza atmış iki oyuncu. Konusu itibarı ile zamanında oldukça rahatsız edici bulunsa da, oldukça etkileyici bir hikâyenin bulunduğunu şevkle ve zevkle belirtirim. Kara mizah örnekleri içinde çok yukarılarda duran bir film…
20’li yaşlarında olan Harold, zamanını devasa malikânelerinin içerisinde sadece annesi ile beraber geçiren, hiç arkadaşı olmayan ve hayli tuhaf alışkanlıkları olan birisidir. İntihar eğilimleri ona türlü imkanlarla hazırladığı bu ufak intihar oyunlarını çoğunlukla annesi ve annesinin bir eş adayı seçmesi için eve çağırdığı kızlara sunmasında her türlü imkanı vermektedir.(Hazırlanan intihar sahnelerinin oldukça iyi çekildiğini belirtmek isterim. Özellikle açılışta yer alan ve tek kamera ile çekilen hazırlık sekansının harikalığı karşısında şapka çıkarmaktan başka bir şey düşünülemez sanırım).Harold bu yalnızlığı içerisinde seçtiği ve içsel bir çıkış olarak, tanımadığı insanların cenazelerine gitme seanslarından birinde en az kendisi kadar ve hatta daha da fazla enteresan Maude ile tanışır. Maude 80 yaşına girmek üzere olan bir kadındır. O da tıpkı Harold gibi tanımadığı insanların cenazelerine gider, ama tek farkla: araba çalmak için…
Kısa zaman içerisinde, hayran kaldığı Maude ile araba çalmaktan garip pikniklere kadar türlü deneyim Harold hanesine yazılacak ve beyazperde hafızalardan çıkamayacak bu çifti bağrına basacaktır.
Aralarında gelişecek ilişkinin boyutları, filmin çekildiği dönem itibarı ile oldukça tepki toplasa da azılı hayran ordusu desteği ile kült bir film haline gelmeyi başarmıştır ve uzun bir süre vizyonda kalmıştır.
Filmin bünyesinde bulunan ve tam da 70’ler ruhuna uygun konformizm eleştirisi ve yeni dünyaya ilişkin söylemler de, bugün bile kimilerince düstur olarak kabul edilmekte hiç zorluk çektirmiyor. Savaş karşıtlığı ve maddiyatçılık gibi temel noktalardaki kenarları ustaca çizilmiş yapısı her izleme seansında bir kere daha düşünülmeli sanırm. Sırf bu noktalardaki hiddetli başarısı bile filmi önemli ve sinefiller için arşive dair kılmaya yetecektir.
Şaşırtıcıdır ki çiftimizi canlandıran iki oyuncuya bir ödül verilmemiş. Filmi izleyenler bu olağanüstü performans karşısında küçük dillerini yutabilirler.

Bu arada iddialı olacak belki ama filmde en iyi final sahnelerinden birisi var. Uyarmadı demeyin… Spoiler vermeden bu kadar anlatabildim, umarım bir halt yememişimdir.
Beyazperdenin büyüsüne kapılanları filme ulaşmaları için itekliyor, cesur, provokatif ve söyleyecek bir şeyi olan filmlerden hoşlananlara şimdiden keyifli seyirler diliyorum.