21 Ocak 2010 Perşembe

The Lovely Bones


Hani derler ya rüya gibi bir film diye, işte bu onlardan birisi.


Peter Jackson beklentilerinizi yüksek tutmanız gerektiren bir yönetmen olduğunu kanıtlamış birisi ve bunun sonucu olarak da filmi izlemeden önce göz attığım Lovely Bones kritiklerinde hep aynı “beklenti” yorumlarını okudum. Vasat bulduklarını söyleyen büyük çoğunluğa hınzır bir gülümseme ile hadi oradan…


Oyunculardan Susan Sarandon resmen döktürmüş. Son yıllarda gördüğüm en iyi performansıydı. Onun yanı sıra filmin bence en umut vadeden oyuncusu kesinlikle Saoirse Ronan.Atonement’da izlemiştim en son ve burada iyice aşmış kendisini.Oldukça yetenekli bir genç oyuncu.Türlü alkışı hak ediyor…Hiç sevemediğim Mark Wahlberg,çok az ama inandırıcı rolü ile Rachel Weisz ve filmin kötü adamı Stanley Tucci diğer baş oyuncular.Ama bu son üçü içerisinde Stanley Tucci gerçekten başarılı oynamış.Hakkını vermek lazım.



Filmin teknik yönüne söz söylemek bize yakışmaz, acayip iyi planlar, nefis görsellik, başarılı CGI efektleri ile kendine uzuuun uzun baktıracak karelere ve sahnelere sahip bir film. Görsellik oldukça etkili bir şekilde kullanılmış, yanlış ellerde maymuna dönebilirmiş fazlası ile. Renk cümbüşü sahneler ve geçişler harikaydı.


Film konusundan bahsetmek yersiz. Ufacık bir araştırma ile bulabilirsiniz elbette. Fakat şunu bilin isterim ki harika bir hikaye anlatımı var filmde. Melodram sahneler gerçekten hisli, gerilim dolu sahneler gerçekten gergin. Özellikle bir ara film “silent hill” atmosferine büründü ki, muhteşemdi. Küvet sahnesini unutmak mümkün değil. Ayrıca bir ara soruşturma sırasında bebek evinden karşılaşan dedektif ve katilin bulunduğu sekans tekrar izlenmeye değer. Bu ve bunun gibi birçok sahne daya sayabilirim elbette ama keyif kaçırmak niyetinde değilim.



Arada kalınmış dünya ise ayrı bir terane. Yav Peter kardeşim (bkz. Son yılların en önemli yönetmenlerinden biriyle kanka olduğunu sanmak) eline emeğine sağlık valla. Filmdeki ailevi bağların çizilen çerçevesi kimi zaman sürreal olsa da, etkilenmemek için baya huysuz bir gününüzde olmanız lazım. Moda girmekte zorlananlar kendini boşuna paralamasın, fazla uzun sürmez sizi de etkilemesi.


Kesinlikle kaçırmayın…


18 Ocak 2010 Pazartesi

LOFT



RASHOMON’UN İZİNDEN
Belçika sinemasını çok yakından takip ediyorum diyemem. Şöyle en iyi filmleri nedir deseniz diye sorsanız da sağlam bir liste yapamam ama The Alzheimer Case adlı filmi kesinlikle herkese önerebilirim. Bu filmden ilk kez tanıdığım yönetmen-yazar Eric Van Looy’un son filmi Loft da, kendisine olan saygımı bir beş kat arttırdı diyebilirim.
Belçika, Almanya ortak yapımı filmin Flamanca dilini kullanıyor. Bu tabii ki filmi Alman saflarına yaklaştırsa da Eric Van Looy, filmin kimliğini bu kadar basit ortaya koymuyor. Filmin renk paleti olsun, diyaloglar arasındaki mesafe olsun hatta tasarımlar olsun, film bana sık sık İzlanda soğuklarını andırdı. Bazen de yer yer de Hollanda’ya gidip geldim diyebilirim. Birçok kimliğe bürünmüş gibi yapan bu filmin bir diğer ilginç, aslında süper, olan özelliği de, büyük oranda çoğu izleyiciyi yanıltması. Şahsen ben hikayeye ve beni etkilemesine göre bir filmi diğer özelliklerine bakmaksızın ön raflarıma koyabilirim ama Loft’un çoğu özelliği dört dörtlük diyebiliriz.
Filmin konusu kabaca şöyle; beş adet, çeşitli yaş ve kalite arasında gidip gelen erkek arkadaş grubu, çatı katında evli oldukları çiftlerden gizli olarak, metresleriyle sık sık eğlenirler. Yani aslında basit bir noktadan, erkeklerin zayıf noktasından yola çıkıyor film ve hemen başında, kimin işlediği meçhul bir cinayete tanıklık ediyoruz. Tabii ki ardından polisler devreye giriyor ve hikaye, bu beş kişinin ağzından izleyiciye sunuluyor. Şunu garanti ederim ki, anlatılan her hikaye o kadar doğru olabilir geliyor ki, belki de gerçekten çok şüpheci ve minik detaylarla bir dedektifmiş gibi bir ilerlerseniz, ancak bir şüpheli kafanızda canlanıyor. Filmin bir diğer ilginç noktası da, bu beş erkeğin ve bunların metreslerinin karakterlerine göre size bir kurban vermesi. Filmi başka arkadaşlarıma da izlettiğimde her biri farklı kurbanlar saptadılar. Nedeni de “çünkü şunun gözünün üstünde kaşı vardı”nın ötesine gitmiyordu. Bilinçsiz “yargılama” konusu kesinlikle bu filmde tesadüfen yer almış bir metin değil.

48 YIL SONRA BENZER TAT
Tabii akla ilk olarak bu alt türün (ve daha birçoklarına esin kaynağı olmuş olan) atası sayılan Akira Kurosawa’nın Rashamon’u geliyor. Size birçok olay örgüsü veriliyor ve bu örgüden filmin sonuna gelmeden sıyrılmanız fısıldanıyor (Rashomon’u bu kadar basit özetliyorum sanmayın). Açıkçası Loft da bu işi neredeyse Rashamon kadar iyi yapıyor. Ben dahil çoğu sinefil arkadaşım, sonda ters köşeye yattı diyebilirim ama siz bunu okuduğunuz için daha şüpheci olarak filme yaklaşacak belki de bu yüzden bana küfür edeceksiniz, ama bence bu, filmden aldığınız keyfi azaltmayacak emin olun.
Teknik olarak da film kusursuz olmasa da çok başarılı. Büyük bir bütçesi yok filmin, hatta çoğu Türk filminin bütçesi bu filmden yüksektir ama öyle bir kurguda ilerleyip öyle karelerle sizi ekrana yapıştırıyor ki, kesinlikle gördüğünüzde ne demek istediğimi anlayacaksınız. Planlar özene bözene yaratılmış; bu çok belli ve abartıdan uzak kamera hareketleriyle, filmde bir şeyler arıyorsunuz hissi bozulmuyor. Bilerek insanın kanını yavaşlatan, huzursuz eden renkler kullanılmış. Bahsi geçen çatı katının özel tasarımı da buna dahil. “Erkeklerin saklı dünyası” metaforuyla çok rahat pekişip mesaj bombardımanı yapmadan da derdini izleyene aktarabiliyor. Bunu da “benim izleyicim çok zeki olmalı” diyerek değil, “isteyen görür” şeklinde ortaya bırakıyor. Yoksa filmi bir dedektif filmiymiş gibi de izleyebilirsiniz.

ÇATI KATI SENDROMU
Olayın erkekler tarafı kadar, kadınlar tarafı da filme yansıtılıyor aslında. Sonuçta erkek eşini aldatıyorsa da bir kadınla aldatıyor ve “neden”lerine girmeden sadece sonuçlarını ekrana yansıtıyor. Ama asla “aldatmak iyidir veya kötüdür” de demek istemiyor. Taraf tutmaması bir cesaretsizlik örneği gibi gösterilebilir ama yönetmenin asıl derdinin “insanların hata yapması için bir neden gerekmez” bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Çünkü genç-yaşlı , çirkin-güzel, fakir-zengin karakterlerini son derece detaylı ve zümresine ait kullanıp, bunlara farazi rus ruleti oynatmanın, bence başka açıklaması yok.

Hikayenin her yeri bir spoiler olabileceği korkusuyla daha fazla bir şey demek istemiyorum ama ülkemizde pek de bilindiğini düşünmediğim bu filmi DvK’cılara liste başı öneriyorum. Filmin sonunu tahmin eden değil “bilen” taraftaysanız (ki böyle bir şey vardır ya, “benim aklıma gelmişti” diye, bu filmde işe yaramıyor çünkü tüm karakterlere aynısını söyleyeceksiniz ve her halükarda filmdeki her karakter şüpheliniz olacak) gerçekten elinizi sıkmak istiyorum! 8/10

29 Aralık 2009 Salı

Castaway on the Moon

BİR YERDEN UZAK, BİR YERE YAKIN
Konu sinema olunca filmleri Hollywood, Avrupa ve Asya şeklinde bölmeyi çok severiz biz. Üç ayrı tat, üç ayrı kitle göz önüne alındığında üç sinemanın da kendisiyle öne çıkan özellikleri vardır. Burada Hollywood ve Avrupa sineması nedir anlatmayacağım zira bu sayfaları takip ediyorsanız az çok cevabı biliyorsunuzdur ama özellikle ülkemizde Asya sineması (giderek artsa da) ne çok biliniyor de takip ediliyor. Asya sinemasını Oldboy’la veya 7 Samurai sananlar var. Japon, Çin, Tayland filmlerini geçtim, Güney Kore sineması özellikle 2000 yılından sonra sayısız güzel filmi dünyayla tanıştırdı. Güney Kore tabii ki Türkiye gibi değil. Burada izleyici sayısı 1.5-2 milyonu geçecek bir film ya içinde küfür olan bir komedi filmi, ya da silahın olduğu bir “dava” filmidir. Gerisi orta tempoda gider veya düşük tempoda batar ama Kore sineması box office’e baktığımızda, içinde günümüz duygularının bir belki iki karakterde pişirildiği filmlerin büyük işler yarattığını görebiliyoruz. Çünkü -evrendeki tüm senaristler kabul eder ki (etmesi lazım yani)- Asyalı yazarlar çok iyi yazar. Hem de çok. Kitaplarını çevirdiğimizde biraz o ruh kaybolsa da, filmlerde bunu pek yaşamıyor, damardan alıyoruz o kültürü.


Konuyu artık bağlasam iyi olacak. 2009 Mayıs’da Kore sinemalarında yaklaşık 1 milyon kişiye ulaşan, Hae-Jun Lee’nin son filmi Castaway on the Moon’a (Bay Kim'in Avare Günleri şeklinde Türkçe'ye çevrilmiş ey yumurtaya can veren Allah'ım) yakın mercek tutmak istedim. Lee ünlü bir yazar-yönetmen değil. İkinci yönetmenlik tecrübesindeyse çoğunun 10. filmde anca yolunu bulduğu bir işe imza atarak tüm kalbimi çaldı. Kadına, erkeğe, tüketen topluma, sosyal hayata, ikili ilişkilere, hayal ve umutlara bakışı kesinlikle 10 numara.

Film bir intihar teşebbüsüyle başlıyor. Kim, kredi kartlarının borçları ve daha birçok sorun yüzünden henüz filmin ilk saniyelerinde kendisini köprüden derin sulara atar. Sonra gözleri açılır. Az biraz sessiz bir ortamda uyanır. Yeşil renkler ortamda baskındır, rahatlamıştır, cennettedir. Yok yok, burası cennet değil, atladığı yerden birkaç kilometre uzaklıkta yer alan minicik bir adadır. Çöp doludur. Şehri tam karşıdan görmektedir ama bu adacıktan şehirdeki her hangi bir yola giden yol yoktur. Kimse de onu duyamamaktadır haliyle. Yani Kim, şehirden çok az uzakta, bu adacıkta mahsur kalmıştır. Artık bu adada hayatta kalmak zorundadır (Castaway filmi aklınıza gelsin). Çöpler en değerli hazinesidir. Kim’in hikayesi bir anda değişmektedir. Kim yavaş yavaş kendisini tanımaktadır ve ufacık şeylerle hayatının ne kadar eğlenceli ve değerli olduğunu anlamaktadır, aynı zamanda burada yazarın sosyal topluma fena giydirişleri göze çarpmaktadır.


GÖKTE ARARKEN ÇÖPTE BULMAK
Derken filme, kapakta gördüğünüz diğer kız katılır. Bu kız kendi odasından dışarı uzun bir süre çıkmamış ama hayatın ritmini de kaçırmamış, tüm soysal hayatı internette var olan, “yalandan” bir kızdır kısacası. Eminim ki bu tip insanlar sadece Kore’de yoktur. Çağımızın bir hastalığına, yazar farklı bir bakış getirmiş sadece. Odasından Ay fotoğrafı çeken bu kız, fotoğraf makinesinin zoom’u sayesinde Kim’i bu adada görür ve kızın hayatı bir şekilde değişmeye başlar. Adını film boyunca öğrenemeyeceğimiz bu kız, Kim’i uzaktan uzaktan izler ve bu reaksiyon sonucu ortaya çıkan maddenin sonuçlarını filmde ayıla bayıla izleriz.


Film tam bir detay zengini. Her bir eşyada, her bir imgede bir hikaye var ve filmin derdini anlamak istiyorsanız filmi biraz pembe dizi izler gibi izlememeniz gerekiyor. Böylece film sizi gerçekten bir adaya sürüklüyor. “Ben olsaydım ne yapardım yahu?” diyorsunuz ve işin ilginci, aklınıza gelen şeyleri Kim yapmıyor, onun yaptığı şeyler kesinlikle daha zekice ve daha gerçekçi oluyor. Çünkü siz bir adaya hiç düşmediniz! Ama filmin güzelliği işte bu, sonra sizi o adacıktan alıp bir odaya hapsediyor. Muhtemelen bu filmi odanızda izleyeceksiniz ve belki de biraz kendinizi bulacaksınız bu sahnelerde ama yine de karşılaşacağınız bu hayat size ilginç gelecek çünkü siz hiç bu tip kompleksleri olan bir insan olmadınız. İnsanların giderek sanallaştığı, giderek silikleştiği, giderek daha fazla tükettiği ve tarihin biz “modern” insanlara devrettiği bazı şeylerin anlamını, parantez aralarında görmek gerçekten büyük bir keyif bu filmde.


Tabii ki filmin asıl amacı düşündürmek değil. Sizi hislere boğmak. Kalbinizin attığını hissettirmek. Deli gibi güleceksiniz, çok kızacaksınız, hayalleriniz yıkılacak, boğazınızda bir şeyler birikecek ve muhtemelen mutlu bir şekilde ağlayacaksınız bu filmde. Oyunculuğun da gayet iyi olduğu bu filmi, başta hikaye sever tüm sinefillere öneriyorum. Böylesi Kore’den bile çok gelmiyor. 8/10

15 Aralık 2009 Salı

Saw VI - The legend suffers not!


Bazı isimlerin soytarı mı fenomen mi olduğuna bir türlü karar veremiyorum. Testere ve dolayısıyla Jigsaw a.k.a J.Kramer da bir karara varamadıklarım sınıfına girmekte. Birinci filmdeki efsanevi finali unutamayacağımı, hala izlememiş olanları arkadaşlıktan çıkarabileceğimi göz önüne alırsak -sen ne biçim bir insan oldun-, daha sonra gitgide vasatlaşan serinin hepsini inatla sinemada sadık bir fan olarak izlememin sebebini de anlamış oluruz sanırım. Gerçi en son beşinci filmin bitiminde salondan ayrılırken "Yemediğim abur cubur kalmadı film boyunca, ama hala mutsuzum. Artık yeter, Testere; seni 'sinemada izlenecek' filmler statüsünden çıkarıyorum."demiştim. Şimdi ne mi düşünüyorum; keşke bunu da sinemada izleseydim!

İkinci filmden çıkarken filmi beğenmek için ne kadar da kastığımı, üçüncüde artık buna takatimin kalmadığını, dördüncüde filmden çıktıktan sonra film hakkında hiç konuşma gereği bile duymadığımı, beşincide de 'sanırım kendimi Spy Kids gibi daha eğlenceli serilere vermeliyim'sonucuna vardığımı hatırlıyorum da, bu filmin ilaç gibi gelmesini kolay kolay kabullenmekte zorlanıyorum:)

Hikaye çok güzel akıyor filmde bu bir. Dördüncü ve beşinci filmde seyirci hikayeyi takip etmek istemesin diye elinden geleni yapan senaryo gitmiş, yerine çok daha akıcı ve artık seriyi neredeyse umursamayan beni bile tırnak kemirmeye iten bir senaryo gelmiş.

Müthiş final geleneğini bozmuyor bu iki. Final sahnesinde serinin yepyeni bir açılıma, tabiri caizse gerçek yeni Jigsaw'a doğru yelken açtığını görüyoruz ki bu da diken diken olan tüy sayısını ikiye katlıyor. Açılış tuzağından kurtulan kadınla Hoffman'ın yaşadığı diyalog sonrası Amanda'nın da yerinin doldurulacağını düşünmek mümkün.

Film Jigsaw'un tüm bu sapıklıkları yapmasının arkasındaki motivasyonu çok güzel anlatıyor bu üç. Kısa ve basit cümlelerle de olsa nasıl bir felsefeyle hareket ettiğini diğer filmlerden çok daha güzel gösteriyor.

Açılış sahnesi ve altı çalışanından dördünü kurban etmek zorunda kalan müdür sahnesi muhteşemdi bu dört. Patronları tarafından seçilmek için birbirine bok atan altı çalışanı kan, ter, salya sümük ve yalan dolan içinde görmek çorabımın dokumalarına kadar -naylon çorap giymiyorum evet- buz kesmemi sağladı. Mükemmel sahneydi.

6 filmdir aynı tema müziğinden vazgeçilmemiş olması yine beni benden aldı bu da beş. Yaratılan suspense, sonra açıklanan gerçekler, flashbackler falan filan ve hep o aynı müzik. Şahanetti.

İzleyin, izlettirin. Uzun bir süre sonraki ilk kez yeni bir Testere filmi için ümitliyim, o yeah; oy vono ploy o goym.

Ve dişimle tırnağımla -ne?- kendi blog adresim: http://amberarmageddon.blogspot.com/

29 Kasım 2009 Pazar

2012


Emmerich, Bizi Daha Önce de Uyarmıştı!!!

En baştan belirtmeliyim ki, Roland Emmerich’in hiçbir zaman hayranı olamadım. Bunun birçok nedeni var tabii ki ama ilk sırada abimizin aynı anda iki işi yapamıyor oluşu geliyor. Yani ilk iş olan “felaket-disaster” oluyor olmasına ama maalesef iş hikâyeye gelince orada çamura batıyor. Klişenin bile ötesine geçmiş yazar-yönetmenler arasında belki de zirveye oynuyordur Emmerich ve 2012’de de bu alışkanlığından vazgeçemiyor.

2012 aslında sinema açısından gayet malzemesi olan bir konu. Yani Mayalardan, Sümerlilerden günümüze gelen ve bilim-teknolojiyi de arkasına alan, öyle veya böyle bir şeylerin dünyada değişeceği bir tarih ve açıkçası ben bu sefer “hikâye” anlamında iyi şeyler bekliyordum. 55 yaşına gelmiş, 10’dan fazla film-yazmış yönetmiş, milyar doları bulan paralar kazandırmış birisinden bunu beklemek en doğal hakkım diye düşünüyordum ama düşünmez olaydım. Beyin soğancığım büzüşseydi de umut beslemeseydim, beklentilerim karşısında kendimi enayi gibi hissetmeseydim.

John Cusack yani Jackson, sıradan bir Amerikan babasının belki yarım adım ötesindeki birinden farksızdır. Biraz sorumsuzdur, biraz sevgi doludur, biraz heyecanlıdır ama yeri gelince gözü hiçbir şeyi görmeyebilir. Her Amerikan babasının ruhunda bir kahraman yatar, biliyorsunuz. Çok, çok az satan bir kitabın yazarıdır ve bu kitabı yazarken boş verdiği ailesiyle (eşiyle) boşanmıştır. Yani tipik bir Amerikan ailesinden pek farkları yoktur. Hatta o kadar ki yeni eşiyle eski eşi arasında minik bir kıskançlık bile vardır! Sonra tahmin ettiğiniz, fragmanda izlediğiniz tüm olanlar olur ve Jackson çocuklarıyla, eski karısıyla ve onun eşiyle maceranın göbeğinden ayak serçe parmağına kadar hayatta kalma savaşı verir. Spoiler vermemek için bu noktada pek bir şey demek istemiyorum ama birkaç tane Emmerich filmi izlediyseniz filmin nasıl başlayıp nasıl devam edip ve nasıl biteceğini biliyorsunuz demektir. Bu konuda film, hiç cesur olmamakla beraber izleyeni de asla sürprizlerle, zekice tasarlanmış hikâye oyunlarıyla etkileyemiyor. Filmin izleyiciyi etkileyeceği tek yer görsel efektleri.

Sen Beni Bir De Gece Gör…

260 milyon dolarlık bir bütçeden bahsediliyor. Sanırım bunun %75’i sadece CGI’lara gitmiştir çünkü şu güne kadar gördüğümüz en iyi CGI’ları bu filmde görebiliyoruz. Her şey en ufak detayına kadar çizilmiş, hareketlendirilmiş ve yok ediliyor. Felaket zinciri başladığı andan itibaren aileyle birlikte biz de o cehennemden kaçmaya çalışıyoruz ve film bir nebze olsun sizi atmosferine sokmayı başarıyor buralarda. Yıkılan yollar, devrilen arabalar, çöken köprüler, un ufak olan binalar, boşluğa atlayan metrolar, margarinin erimesi gibi denize batan bir eyalet, dev dalgalar… Kesinlikle görüp görebileceğiniz en iyi görsel efektler bu filmde ve işin en güzeli de hiç de yapmacık değiller. Belki de gerçeğini yıksalar bu kadar pahalı tutmazdı diyor insan!



Bir diğer eleştirilecek noktaysa Emmerich’in bu olayı global hale çevireceğim derken bunu eline yüzüne bulaştırması. Filmde oldukça iğreti duran bir Rus ile tanışıyorsunuz. Bir süre bayağı Rus göndermeleri izlemek zorunda kalıyorsunuz maalesef. “Para her şeyi satın alır” ile “Bazı şeyleri alamaz” arasında gidip geliyorsunuz hiç derinlere inmeden. Rusları sevmiyorum yaa bile diyorsunuz ama sonra bu fikrinizi sorgulayacak şeyler izliyorsunuz. Sonra zaten bu tutarsızlığı hep hissediyorsunuz film boyunca (örneğin Jackson’ın eşi yanar-dönerlik konusunda ders veriyor alttan alttan). Bu global bir olay olduğu için diğer dünya ülkeleri de bu olaydan etkileniyor ama bu kısımlar hemen geçiştiriliyor. Yani İngiltere’de ne oldu mesela? Bir TV’den filan da gösterilebilirdi. Biz yine daha çok olayın Amerika tarafına bakıyoruz. Tabii Emmerich’in siyasal görüşü de az hissedilmiyor değil filmde. Danny Glover’ın oynadığı Amerikan başkanı rolüyle o kadar melek gibi bir tablo çıkıyor ki ortaya, şaşarsınız. Bir ara eline paspas alıp beyaz sarayı silmeye başlayacak sandım. Tabii bu yapılırken de Beyaz Saray’a ve çevresindekilere de alt alttan, (aslında ortaokul öğrencisinin bile anlayabileceği) iğneler yollanıyor. Bir kıyamet filminde bunlara artık ne kadar sıcak bakarsınız bilemiyorum ama benim tarzım değil. Ha, desek Emmerich bu konularda cesurdur; gördük ki o da değil. Mekke yıkımını göremedik. Fetva verilir korkusundan mıdır nedir, çıkarılmış filmden. Yani kıyamet kopuyor, dünyada taş üstünde taş kalmıyor ama Kâbe sağlam mı kalacaktı? Nasıl bir beton teknolojisi kullanıldıysa…

Yeşil Perde Oyunculuğu…

Oyunculuklar da en az senaryo kadar kötü. Dünya yıkılıyor, gözlerinin önlerinde on binler ölüyor ama ne aile fertleri ne de çocuklar korkudan şöyle bir titremiyor. Birkaç damla gözyaşı sadece. İnsan haliyle kendisini koyuyor öyle bir durumda “Ben olsaydım nasıl hissederdim” diye ve sonuç aslında belli; insan kabız olur korkudan ve epey saç döker, beyazlatır. Ama filmimizde “öleceğiz” korkusu pek yok. Sadece “Kaçmalıyız” hissi verilmiş. Tüm dünya lahana çorbasına dönmüş ama bizim derdimiz bir köpekçik olmuş örneğin. Ve bunun ben sanmıyorum ki “Amerikan insanı duygusuzdur” demek olsun. Bariz bir yönetmenlik acizliği izliyoruz. Araya serpiştirilen dramatik sahneler de tek tüy dikemiyor. Bu konuda biraz daha oturup Titanik izlemesini beklerdik yapımcıların. Filmin bu konuda tek başarısı Woody Harrelson’un çılgın radyocuyu oynaması ve bunu da hakkıyla yerine getirmesi. Zombieland’ten sonra kendisine buradan da şapka çıkarıyoruz.

“Sonuçta bir kıyamet filminden ne beklenebilir ki?” diye sorup beklentilerinizi aşağıda tutabilirsiniz, hiç sorun değil ama bu kadar büyük paraların döndüğü filmlerde, tercih edilen DEĞİL, direkt hata olarak yapılan şeylerin, ki bunu yapan çok tecrübeli isimlerse, göze batmaması imkansız. “O kapı kapanmadan motorlar çalışamaz aman Allah’ım!” nasıl bir saçma mantıktır örneğin. Ya da hala filmin devam etmesi için über tesadüflerin istisnasız hep üst üste gelmesi… Kimse arthouse tarzında bir hikâye üzerinden gelen kıyamet filmi beklemiyor tabii ama en azından klişelerle bezenmiş filmlerin hakkının verilerek yapılıp sunulsun bari demekten kendimi alamıyorum. Çünkü hala filmlerin görsel efektsiz sahnelerin süresi, efektli sahnelerinden fazla. 5/10

16 Ekim 2009 Cuma

Hurt Locker

"The rush of battle is a potent and often lethal addiction, for war is a drug"


"Genç Amerikalı asker, Irak'a veya Afganistan'a gider ve dünyanın efendisinin kim olduğunu herkese gösterir silahıyla" özetindeki filmlerden birisi olarak hafızamda kalan The Hurt Locker'un fragmanı, kendisini izlediğimde bu fikrimi 180 derece değiştirdi ve 2009'da izlediğim en iyi filmlerden biri oldu (fragmanlara kanmayın). Bilindik bir hikayeyi, bilmediğimiz bir açıdan gösteren 58 yaşındaki hatun kişisi Kathryn Bigelow, Strange Days'i gölgede bıracak kadar başarılı filmde yönetmenlik hünerlerini, en sıcağından ortağa koymayı bilmiş.

2004 Irak'ında geçen filmde William James (Jeremy Renner) adındaki bir askerin, içinde bulunduğu ortama, hayatına ve karşıdaki insanın hayatına bakışına tanık oluyoruz. Şunu başta söylemekte fayda var ki, yaratılan atmosfer tam anlamıyla distopik. Eğer The Thin Red Line'ı izlemişseniz, ne demek istediğimi biraz daha iyi anlayabilirsiniz.

Film safkan bir aksiyon değil. Ben öyle sandığım için ilk başta söylediğim şekilde düşünmüştüm. Film sadece çatalın bir ucunu aksiyona batırmış diyebilirim. Bu da zaten filmle beraber gelmek zorunda olan bir öğe. ASkerimiz William, bulunduğu bölükte, bomba imha ekibinde yer almaktadır ve eğer biri bir köşeye zaman ayarlı bir bomba koymuşsa, o iş William'ın işidir. Tüm dünyanın manşetlerde okuduğu (misal veriyorum) "Irak'taki bombalı saldırıda onlarca sivil hayatını kaybetti!", heh, işte bu haberlerin onlarcası William'ın ellerinden geçiyor. Film boyunca William kuytu bir köşeye gizlenmiş bombayı bulmasını ve imha etmesini izliyoruz. Oldukça heyecanlı geçiyor bu sahneler ve asla klişe değiller. Yani sahnenin sonunda, "kırmızı kablo mu, mavi kablo mu?" diye bitmiyor. Filmin afişinde de görebileceğiniz gibi, ufak bir fitilin ucu, ilçeyi havaya uçuracak kadar bomba kümesine bağlanmış bulunabiliyor. Buradaki hissiyatı da film izleyiciye çok iyi aktarıyor. Sandıldığının aksine film en az dört kamera ile eş zamanlı çekilmiş. Kurguda bunlar ustaca editlenerek de oradaki heyecanlı dakikalar aynen izleyene geçiyor. "Ben olsam dakka durmaz kaçardım" dememeniz imkansız. Az sonra bir kıyamet kopabilir ve siz tam ortasındasınız bu sessiz cehennemin! İşin daha kötüsü, bundan kurtulsanız bile, yarın yine aynı tehlikede yer alacaksınız. Ondan kurtulsanız, bir sonraki gün yine ve yine ve... Buradaki buhran da aynen içinizi kaplıyor ve pek umutlu bakmıyorsunuz yarınlara.

Peki karakterimizin derinliği nedir? Niye biraz manyaktır? Nedir çizik olmasının nedeni? Bunları film, 130 dakika boyunca ince ince işliyor elbette. Karakteri bu kadar iyi anlatabilen film olmasının ödülünü de zaten film, gittiği festivallerin çoğundan eli boş dönmeyerek aldı, alıyor. William'ın hikayesi anlatılırken de, bir taraf seçmeyen bu filmin, geçtiği sokaklardaki insanlar da anlatılıyor ama alıştığımız gibi sesli değil. Sadece bakışlarla veya feryatlarla. Filme ahlaki açıdan da güzelce bakan film, yer yer yürekleri sızlatmıyor değil. Özellikle William ile porno film satan çocuk Beckham'ın aralarındaki muhabbet, filme süper bir hava katıyor. Yer yer imge ile bunlar zenginleştiriliyor, yer yer de muhabbet arasındaki ufak esprilerle. İmge demişken, Avrupa sineması severlerin alışık olduğu türden kareler bolca mevcut. Irak sokaklarında, astronot kılıklı biri, sanki buraları keşfe çıkmış gibi giderken, halkın soğuk bakışlarında "yanılıyorsun" ifadesi yakalamak gibi, onlarca öğe barındırıyor Hurt Locker.

Bağımsız film olarak, gayet ucuza çekilen film dünyada çok güzel bir gişe başarısı yakaladı (ki film 16mm çekilmiş olmasına rağmen). Bu da bu tip filmlerin illa milyon dolarlık patlamaların yer almadan da ne kadar iyi anlatılabileceği yönünde hoş bir örnek oldu arkadan gelenlere... Türe az çok yakınsanız, kesinlikle öneririm bu filmi. 7.5/10

11 Eylül 2009 Cuma

Män som hatar kvinnor


The Girl with the Dragon Tattoo olarak da ayrı bir ingilizce adı var filmin.Belirteyim...

Film, İsveç’li yazara ait “Millenium” adlı bir üçlemenin ilk kitabının uyarlaması. Stieg Larsson imzalı serinin ilk kitabı olan “The Girl with the Dragon Tattoo” ile elde ettiği başarıyı hiç göremedi zira kitapları henüz basılamamışken vefat etmiştir. Ölümünden sonra bir araya getirilen eserleri çok daha fazla sayıda olacakken ancak üç kitapta kaldı.( Serinin 11 kitap olması düşünülürken zamansız vefatı sebebi ile ancak bu kadarı basılabilmiş.) İngilizceye çevrilirken de Girl with the dragon tattoo gibi bir isimle yayımlanmış.(Enteresan ama gereksiz bir çeviri.)Neyse kitapları ile inanılmaz bir başarı elde eden Larsson, best seller olmasının yanı sıra çok başarılı “page turner” olarak da görülmekte. Zira kitapları birkaç gün içerisinde bitirilmekte. Bu konuda cidden başarılı olduğunu bildirmeliyim. Thriller okumayı sevenler mutlak surette göz atmalı diyerek filme döneyim.


Gazeteci Mikael Blomkvist siyasi bir skandalı ortaya çıkarmaya çalışırken olaylar tersine döner ve hapis cezasına çarptırılır. Bu bozgun sırasında Vanger ailesinin üyelerinden olan Henrik Vanger oldukça gizemli bir olayın çözümü için gazetecimize ulaşır ve 40 yıl öncesinde garip bir biçimde ortadan kaybolan yeğeni Harriet Vanger hakkında bir araştırma yapmasını ister. Oldukça uzun bir süre açığa çıkarılmaya çalışılmışsa da başarılı olunamamış bu gizemli öykü daha ilk dakikalardan hem seyirciyi hem de Blomkvist’i içine çeker. Hikayenin bu gidişatı içerisinde kendisinden bahsedilmeden geçilemeyecek karakter Lisbeth Salander olaya dahil olur. Lisbeth Asperger sendromlu biridir ve özel bir güvenlik firmasına hackerlık ve üstün araştırma kabiliyetini kullanarak bilgi sağlamaktadır. Oldukça sıra dışı olan bu karakter gazetecimizle Herriet’in kayboluş gizemini araştırmaya başlar. Garip bir biçimde karşılaşan ikili son dönemde beyazperdede izlemesi en keyif verici çiftlerden birini oluşturmuş. Meşhur X-Files çiftimizin garip nevrotik ikilemini çok daha iyi yansıttıklarını düşünüyorum. Olayın kendi içerisindeki gizemi zaten başlı başına merak konusu iken bu ikilinin kendi aralarındaki ilişki biçimi hatta yüz mimikleri bile olayı gittikçe gergin ve meraklı hale getirmekte.


Araya bilmeyenler için Asperger Sendromu’nu alayım zira karakteri anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. 1944'de Avusturyalı hekim Hans Asperger tarafından ortaya konan sendrom temelde otizmin bir ucu olarak kabul edilmektedir. Empati eksikliği, uygun olmayan tek yönlü iletişim, arkadaşlık kurma becerisinde eksiklik ya da tamamen yoksunluk, tekrar edici konuşma, sözle olmayan iletişim, belli konulara karsı ilgi geliştirme, duruş bozuklugu ve sakar hareketler sergileme, çoğunlukla normal ya da ustun zekaya sahip olma özellikleri sergilerler. Sendrom bir yandan nöropsikiyatrik bir bozukluk olarak addedilirken bir yandan da temelinde insan özelliği olduğu pek çok üstün bilişsel ve karakter özelliği barındıran bireylerde görülmektedir. Örneğin; Einstein'da bu bozukluğun bulunduğu belirtiliyor.

Asperger sendromunun karakteristik özellikleri:
· Asperger sendromu olan insanlar sosyal olabilmek için çabalar ama başaramaz.
· Yüz ifadeleri gibi sözel olmayan sinyalleri anlamakta güçlük çekerler.
· Tek düze, hızlı, duygudan yoksun konuşurlar.
· Sözcüklerin mecazi anlamlarını anlamakta güçlük çekerler.
· Hayal gücü eksikliği vardır, soyut düşünmede zorlanırlar.

Bahsedilen bu sendromun Lisbeth’te vücut bulması son derece iyi işlenmiş. Bu da karakteri olduğundan daha ilgi çekici kılmaya yetmiş. Lisbeth’in geçmişine ait birçok merak belirse de sadece son dönemlerine ilişkin bilgiler verilmiş. Özellikle travmatik ve sorunlu kişiliği yüzünden kendisine atanmış danışmanı ile olan ilişkileri olabildiğince sert ve vurucu olmuş. Kısaca geçilen kısım belki de filmin en vurucu kısımlarından birisi. Ayrıca dikkat…


Filmin uzun süresine rağmen hiç sıkılmadığımı ancak finalinin beklenen vuruculuğu yerine getiremediğini belirtmek isterim. Her kitap uyarlaması gibi, filme dönüştürmenin-hele ki böyle bir hikayenin- zorlukları özellikle finalde oldukça yoğun bir biçimde hissedilmiş. Fakat her şekilde ilginin ve tansiyonun hiç düşmediği ve gerilimin her dakika arttığı bir film ortaya çıkmış. Filmi izlerken adventure bir oyun oynuyormuşçasına Venger ailesi ile ilgili notlar aldım. Birbirleri ile olan ilişkilerini anlamak ve böylesine büyük ve kudretli bir ailenin karmaşık geçmişlerini hazmetmek için iyi de yapmışım aslında. Bu açıdan ayrı bir tebriği hak ediyor. Son zamanlarda izlediğim en iyi thriller’lardan biri.

Filmin hikaye anlamında oldukça eksiği de var aslında. Birden fazla konu yan karakterden hemen gündeme düşüverecek şekilde işlenirken bir sonraki sahnede kendine yer bulamayabiliyor. Yine de filmin hikâyesindeki bu boşluklar ve kestirmeler, ana eksende süre giden tempoyu hiç kesmiyor. Aksine seyirciyi izlerken rahatlatıyor bile diyebilirim.

Oyunculuk anlamında özellikle Blomkvist karakterine can veren Michael Nyqvist döktürmüş. Her sahnede inanılmaz karizmatik ve kendinden emin oyunculuğu ile hakkını vermiş. Umarım daha çok sayıda filmde izleme şansını buluruz.

Filmin genel sürprizlerinden bahsetmek tabiî ki bu yazının konusu oluşturmuyor ancak hikayenin alt metni de incelenmeye oldukça değer. Bahsetmek gerekirse;

Kapitalist düzenin kollarını bir anlamda gövdeleştiren Venger ailesi üzerinden atıfta bulunulan iddialar, yazarın ve kısmen de olsa yönetmenin düşüncelerini ele veriyor aslında. Sonuçta roman kurgusu içerisinde alttan alta işlenilen hikayede şiddet ve hiddetle ileri sürülmüş birçok iddia yer alıyor. Kapitalizme ve faşizme yöneltilen bu iddialar için oldukça zemin hazırlayan hikaye örgüsü kendi sistematiği içerisinde bütünlüğü bozmadan işlevini yerine getirmiş.

Sonuç itibarı ile görece eksiklerine rağmen, yakın zamana ait başarılı bir crime/thriller olarak yerini alacağını düşünüyorum. Uzun süresine rağmen düşmeyen temposu ve iyi oyunculukları ile karnesi sınıfı geçer bu film için ilgilerinizi dürtüyor ve iyi seyirler diyorum…

9 Eylül 2009 Çarşamba

Eden Lake - Kan Gölü


NEYSE Kİ BU GÖLDEN İSTEDİĞİMİZİ ALDIK...

Bu seferki korku-gerilim filmimiz Ne İspanya’dan geliyor, ne Amerika’dan ne de Japonya’dan. İngiltere’nin sık ormanlarından çıka gelip boğazımızı düğümlüyor. Biraz romantik, biraz gore, biraz ruh hastası bir film olarak, beklentileri karşılayarak izleyici yerine çivilemeyi başarıyor. Beni en çok sevindiren özelliğiyse, pek nadir gördüğümüz Wes Craven çeşnili gerilim öğelerini kullanıyor olması.

Konu, bir korku filminin başlaması için çok basit ve yeterli. Sevgili çift yoğun iş temposunda ne yapalım ne yapalım diye düşünürken erkek tarafı “Hadi ülkenin en ücra köşesindeki Eden Lake’e gidip ölelim” der. Ve giderler. Keyifler gıcırdır ama bir sorun vardır. Gölden ne bir canavar çıkmıştır ne de bir seri katil bunlara dadanmıştır. Tek dertleri birkaç ufacık serseri çocuğun kaset-çalarından çıkan rap müziğidir. Ne kadar korkunç olabilir ki bu film? Evet, filmin en güzel noktası da bu. Klişeleri kullanıp izleyeni sık sık ters köşeye çekiyor ve koyu bir empatinin ortasında bırakıyor. Karşılaştıkları serseri çocuk grubu Eden Lake’in asıl “kötü” tarafı ve hiç de tahmin etmeyeceğiniz kadar sinir bozucu.

Genelde kötülük canavarlara, vampirlere, ne bilim bize yabancı olan şeylere özgü bir şeymiş gibi etiketlenir sinemada ama işin doğası öyle değildir tabii ki. “İnsan kötüdür”. Bunun büyük veya çocuk olmasıyla konunun ilgisi yoktur. Eden Lake’de de bir grup kötü çocuğun “çocukluklarını” izliyorsunuz. Hem de en kanlısından. Film kısa bir sürede Survival-Horror türüne dönüşüyor ve orman da resmen bu film için oraya konmuş!

İngiliz aksanının dibine vurulduğu bu filmin bence en büyük başarısı Brett’tir (Jack O’Connell). This is England filmini izlemişsinizdir (kesinlikle izlemelisiniz), oradaki performansını bir üste taşımış ve filmin “şeytanı” olarak en kralından pozlarını vermiş. O kadar iyi oynamış ki kendinizi ekrana uçan tekme atarken bulabilirsiniz. Bu kadar rahatsız edici, bu kadar piç, bu kadar kötü bir teenage iblis sinemada çok gözükmüyor. Tadını çıkarın diyemiyorum çünkü gerçekten tüm asabınızı bozacak.

Mutlu bir çift olarak birkaç gün kafanızı dinlemeye gidiyorsunuz Eden Gölü kenarına ama bir kaç serseri çocuk eceliniz oldu olacak. Ne yaparsınız? Normalde hepsini döverim diye düşünseniz de aslında kaçarsınız. Öyle de oluyor. Kaçıyor çiftimiz. Kaç kaç ka... Bu kovalamaca planları da çok iyi yazılmış. Heyecan hep üst düzeyde ve senaryodaki çatışmalar tam yerinde devreye giriyor. Hayır ya olamaz, kalk hadi demekten yorulabilirsiniz, o derece.

Ama filmimiz maalesef mükemmel değil. Öncelikle daha iyi bir müzik seçilmeliydi. Romantizm var filmde, okey ama bunun üzerinde pek durulmamış. O yüzden ne alaka oluyoruz bol bol. Çocukların birkaç tanesi hariç emanetmiş gibi duruyor sahnelerde. Yakışmamış yani. Ayrıca bu tip bir filmde kesme biçme sahneleri gösterilmesi lazımdı, es geçilmiş. Plot’ta biraz boşluklar var ama iyi sonuyla bunu örtmeyi başarıyor. Süre olarak da tam tadında. Çok şey sunma çabasında değil. Basit bir hikaye, basit karakterler ve basit bir hayatta kalma çabası bu. Tabii ki aralarda mesajlar verilmiş film. Özellikle sondaki “Onlar sadece çocuk” lafına pek bitti... Gerilim arıyorsanız, The Descent 2 gelene kadar sizi idare edecektir Eden Lake. Gönül rahatlığıyla şans verebilirsiniz. Ama bir süre de çocuklardan uzak durmak istemeniz olası. 7/10

3 Eylül 2009 Perşembe

Drag Me To Hell (2009)


Sam Raimi sülalece üç buçuk attırmıştı bize Evil Dead ile. İlk izlediğim zamanı hatırlıyorum da çok ciddi derecede etkilenmiştim. Derken seriye gelen devam filmleri ile kendi kendinin parodisini yapan çok ciddi bir yönetmen olduğunu anlamıştım. Bugünlerde ise kendisine olan hayranlığım Spiderman filmleri ile bir nebze sekteye uğrasa da, itibarını geri kazanacak kadar iyi bir işle, en iyi yaptığı tarza yöneldiğinden dolayı bir kere daha yükselişe geçti. Daha çekim aşamalarından beri merakla takipçisi olduğum filme ait ilk trailer’ı izlediğim zaman, doğru yolda olduğunu / olduğumu anlamıştım.

Christine Brown isimli bir bankacı kızımızın bir çingeneye çatarak! lanetlenmesi üzerine olan film, konusu itibarı ile buram buram Stephen King hikayesi kokmakta. Aynı isimli yazarın “Falcı” isimli romanını okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır. Fakat bu hikayede Sam Raimi hikayenin her yanını çekiştirip öyle güzel karikatürize etmiş ki, alacağınız keyifin haddi hesabı yok.


Harmanladığı korku ve komedi unsurlarını filmde bu derece dengeli kullanan yönetmen oldukça nadirken, işin ustası sayabileceğimiz Raimi bunu kendi matematiği içinde belli ki çok zorlanmadan halletmiş. Özellikle kendi filmlerinden alıntıladığı sahnelerde bariz bir ustalık gösterisi sunuyor. Özellikle kültleşmiş Evil Dead 2 fanatikleri bu sahneleri çok hızlı bir biçimde yakalayacak ve vayyy be yine yapmış yapacağını diyecekler. Eminim… Oldukça klişeleşmiş her sahneyi ters yüz edercesine bir sahnede kahkaha atabilecekken, ürpertici bir sahne geçişi ile kursağınıza kalabiliyor. Daha birçok sahneden çok daha ayrıntılı bahsetmek lazım aslında da, filmi henüz izlememiş kişilerden alacağım bedduadan çekinmiş olmalıyım ki elimi korkak alıştırdım.

Filmin sizi öyle güçlü noktalardan yakaladığı anlar var ki, bunlar alttan alttan iyi yedirilmiş filme. Terfi, sevgilinin ailesiyle tanışma gibi konu başlıkları filmin içerisinde tam da Raimi’nin ağız tadına yakışır şekilde işlenmiş. Yaratılan bu abartılı işleniş film içerisinde hiç de ucuz durmuyor. Aksine filmin kendi bütünlüğü içinde olduğundan çok daha şık durmuş. Filmin çok sevdiğim finali ise tam da olması gerektiği gibi. Hikayenin gidişatına ufak bir şaplak atan final sahnesi size doğru filmi izlediğiniz hissini sonuna kadar veriyor. Finalde ayrıca çocukça bir hevesle minik bir sürpriz yapıp Bruce Campbell görünse diye iç geçirdim ama olmadı…

Sonuç itibarı ile uzun bir süredir merakla beklediğime değmiş bir film olarak kayda geçsin. Kültleşmiş Evil Dead serisine çıkarılan şapkaların yaşattığı tarifsiz heyecana ortak olmak ve tarzın gerçekten eli yüzü düzgün bir filmini izlemek size en fazla bir vizyon tarihi kadar yakın. Mutlaka görülmeli listenize kafadan eklenebilir. İyi seyirler…

2 Eylül 2009 Çarşamba

Zeki Demirkubuz - KISKANMAK


Zeki Demirkubuz'un son filmi 6 Kasım'da vizyona giriyor. İlk fragman çıktı. Gayet iyi gözükmekte kendisi.

FRAGMANI İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN

9 Ağustos 2009 Pazar

The Hangover (Felekten Bir Gece)

VEGAS'TA OLAN VEGAS'TA KALIR! SİĞİLLER HARİÇ...

Bilmiyorum size de oluyor mu bu; yönetmen orta hallidir, yani çekebileceği film bellidir, mucize beklemezsiniz, sınırlarını ne kadar zorlayabilir ki dersiniz, bu yüzden büyük beklentilerle salona gitmezsiniz ve muhtemelen de o koltuktan üzülerek ayrılmazsınız. Genelde, yönetmen sizi şaşırtmaz. Açıkçası The Hangover öncesinde de böyle olmuştu bana. Büyük beklentilerim yoktu. Amerika'da bu filmin reklamı acayip çok dönse de, buralarda pek gözükmedi, çok salonda da kendisini göstermedi zaten ama karşılaştığım tablo beni dumur etmeye yetti diyebilirim.


Road Trip ve Oldschool gibi kendi çapında komedi filmlerine imza atmış olan Todd Phillips, Hollywood semalarında çok da görmeye alışık olmadığımız bir tarzda karşımıza çıkıyor The Hangover (Felekten Bir Gece) ile. Phil (Bradley Cooper), Alan (Zach Galifianakis), Stu (Ed Helms) ve Doug (Justin Bartha) bir araca doluşup Vegas'a "Bekarlığa Veda Partisi" için giderler. Evlenecek olan Doug'tur ve başına geleceklerden habersizdir. Tabii ki Vegas'ta içerler güzelce, eğlenirler ama ertesi gün uyandıklarında bir sorun vardır! Suit hiç de normal değildir ve kimse gece ne oldu hatırlamamaktadır. Hem de hiç bir noktayı. Daha kötüsü, Doug ortada yoktur nikah öncesi. Bu olayın aile tarafına yansımaması için her şeyi çözmeliler ve Doug'ı bulmalılar. Tabii ki banyolarındaki kaplan onları yemezse! Ha bir de bebek var...


İşte böyle onlarca bilinmeyenli bir senaryoyu iki gün öncesine gidip izliyoruz. Sondan başa doğru aksiyon filmlerine oldukça benzer bir kurgu yapısında ilerliyor film ama tek farkı komedi olması. Her sahnede bir ipucu yakalıyorlar bu üçlü ve o ipucunu takip ederek gece ne yaptıklarını araştırıyor. Bu sırada da tabii ki izleyenler gülme komasına giriyor çünkü film son derece komik. Yani "komedi görecelidir" iletisi burada işe yaramıyor. Bu film komik ve bu filme güleceksiniz. Çünkü her bir karakter son derece empatiye açık. Tüm karakter zemini çok iyi tasarlanmış ve kısa sürede kendisini çok iyi ifşa edebiliyor. karakterleri çok seviyorsunuz ve yaptıklarına gülüyorsunuz. Söylediklerine gülüyorsunuz. Özellikle de Alan'ın (sakallı olan) söylediklerine ve mimiksizliğine kopuyorsunuz. Filmin sonuna kadar da bir çok absürd karakter giriyor çıkıyor ve merak duygusu hep yukarıda tutuluyor. Hatta film bittikten sonra bile filmi bir kaç dakika daha izleyeceksiniz yani. Sakın sinemadan hemen çıkmayı düşünmeyin. Hem de bunlar filmi tamamlayan şeyler olduğu için "akan yazılarda gülen insanlar" olarak bir ilke imza atabilirsiniz.

Filmi daha fazla anlatmak spoiler'a neden olacak. Çünkü kendi içinde minik ama çok güldüren sürprizler barındırıyor ve filmin ne kadar iyi olduğunu anlatmak için bunları açıklamaya gerek yok. Ama bilmelisiniz ki bu filmin gidiş hattı genelde sizi ters köşeye yatırıyor. O yüzden "yönetmenin kendisini aştığını" düşünüyorum zira klişelerden sıyrılmış, Amerikan rüyasının diğer tarafını gösteren, biraz da alışkanlıklara değinen, kadınlara, Çinlilere ve polislere dokunduran, kökeninde aslında hiç de masum olmayan bir temel barındırıyor. Bu film çok düz de çekilebilirdi. Standart kurgu taktikleriyle de gülebilirdik ama asla bu kadar iyi olamazdı. Şu anda film 250 milyon dolarlık gişesiyle Amerika'da gelmiş geçmiş en çok gişe yapan 46. (zaten gişedeki başarısı ikinci filmin en büyük nedeni) film durumunda mesela. IMDB puanı inanılmaz yüksek ve yorumların %98'i olumlu. Eksiklikleri yok mu? Var tabii ki ama bu filmin asıl amacını yerine fazlasıyla getirdiği gerçeğini etkilemiyor; film salya sümük güldürüyor a dostlar kısacası. Film bir fenomene dönüşürse hiç mi hiç şaşırmayacağım. 8.8/10