26 Kasım 2008 Çarşamba

Çağak Irmak'tan Issız Adam

Sana son bir şey söyleyeceğim, sonra da gideceğim...


“Amacı izleyiciyi ağlatmak” olan filmlerden genelde kaçınmışımdır. Çünkü bu tür filmler güldürü gibi değildir. Komedi doğal olmasa da güldürür ve rahatsız etmez, kandırılmış gibi hissetmezsiniz kendizi ama ağlatmak için yapılan filmler öyle değildir, duygularınızla oynanmış gibi hissedersiniz, yani ben öyle hissederim, o yüzden bir kaç Yeşilçam klasiği hariç acıklı Türk filmlerinden hazzetmem. Babam ve Oğlum da bunlardan biridir açıkçası. İzlemedim ve izlemeyi de düşünmüyorum (diyeceksiniz ki nereden biliyorsun izlemeden öyle olduğunu. İzleyenlerin yorumları ve izlenimlerim öyle diyor:)). Issız Adam’ı da açıkçası filmi izlemeden önce bu sınıfa koymak üzereydim ama konusundan sanki öyle olmadığı izlenimi edindim. Çünkü ortada sıradan bir ilişkinin sıradan bir hikayesi vardı ve ne kadar acınası olabilirdi? Karakterler ölebilirdi, ayrılabilirlerdi veya sakat kalabilirlerdi, fakir olabilirlerdi, yanabilirlerdi vs. Bunlar bana acıklı gelmiyordu zaten, o yüzden bu film izlenmeliydi...
İzledim de... Ve evet ağladım. Monolog başlayınca bam telime dokunmayı başardı Çağan. Sürekli beni yakalayacak bir yer aradı diyaloglar ve yakaladı. Sonrası da zaten geçmek bilmeyen bir geceydi...


Filmimiz Beyoğlu’nda geçiyor. Neden Beyoğlu olduğunu filme ısındıktan sonra anlıyorsunuz. Çünkü Beyoğlu artık modernlikle çürümüşlüğün arasında kalan, bohem bir yerdir. Burada hayat bir başkadır. Aşk, sevgiyse çok daha başkadır. El ele aşkları yoktur. İlişkiler maçlara benzetilir, sürekli bir gol atabilme yarışı vardır. 90 dakika bitince de herkes tesislere çekilir. Beyoğlu biraz da küf kokar. Betonermeyle sıvalı tuğla arasında kalmıştır; insanlar ayak uydurmakta zorlanır. O yüzden anneye “Zor be anne, çok zor, çok zor” itirafları gerçektir.




Alper, işinde gayet başarılı, hali vakti yerinde, tip olarak da idare eden bir karakter Issız Adam’da. Tabii işi bitince gerçek hayatta olduğu gibi Alper’in de çok değişik yönlerine tanık oluyoruz. Her gün biriyle beraber olma çabasında, olamadığında da artık kanka olduğu hayat kadınlarıyla beraber olan, kendini olmak zorunda hisseden (çünkü oyunun kuralının bu olduğunu sanan) ve bu özgürlüğe deli gibi alışan, pişman da gözükmeyen, biraz psikopat, biraz ruhu hasta birisidir. Evet, şimdi İstiklal caddesine çıkıp 100 kişiye sorun, 85’i Alper gibi olmak ister, en azından o karakterin özenilebilen bir karakter oldunu bilirler. Çünkü bu “piçlik" marifettir artık bu modern(!) şehirde. Herkes dünyaya 2.kez gelmeyeceğinin(!) farkına varmıştır. Herşey caizdir.
Ada ise, izleyiciye detayları aktarılmasa da aşk dünyasında pek de şansı yaver gitmemiş, sevimli mi sevimli, ama açık sözlü, klişe tespit timinin lideri gibi yürüyebilen, ağzı laf yapabilen ve aynı Alper gibi iç dünyasında fantezilere sahip olan, naif, aşk böcüğü gibi bir karakterdir. Filmin yemidir Ada aslında. Ada da retro takılmayı sever. İnsanların kendisinde “ne olmak istiyorsan şimdi osun” culuk oynamayı ister, zaten o işi de yapmaktadır. Çocuklar kendisine gelip özel günlerinde ne olmak istiyorsa onun kıyafetini diktirmek ister, Ada da diker. Alper’le başlayan ilişkilerinde de aslında olan şey, bundan farklı değildir. Kaybolmuşluk arasında kendi içlerinde bir birlerini ararlar Alper ile Ada.


Çağan’ın çok iyi bir gözlemci olduğunu senaryodan görebiliyoruz. Filmin elementleri tek tek ele alındığında yeni hiç bir şeyin olmadığı belli. Hatta klişelerle dolu. Ve film başarılı!!! Eğer bir senaristseniz ve böyle içli şeyler yazmaksa amacınız, ilk kaçacağınız konu aslında budur. Çünkü ikili ilişkiler üzerinde binlerce yapım vardır, artık her şey kurcalanmıştır ve yeni bir şey söylemek çok zordur. Çağan’ın da kabiliyeti burada ortaya çıkıyor. Yeni bir şey söylemeye gerek yok aslında. Çünkü yeni şeyler yaşamıyoruz. Sadece öyleymiş gibi hissediyoruz, öyleymiş gibi kendimizi kandırıyoruz. Bunu da farketmek için bir aynaya ihtiyacımız var ve Çağan da bu aynayı bize tutmayı akıl etmiş. O yüzden film AROG’a kadar büyük bir gişe yapacak. Bu tesadüfi bir olay değil, direkt düşünülmüş, detaylandırılmış bir şey. 70 milyonun da bu filmden kendi hayatında yaşadığı bir şeyler bulması kaçınılmaz. Çünkü herşeyden biraz serptirilmiş. İsterseniz marjinalin allahı olun, isterseniz bir köyde çoban, “aha ben bunu biliyomm” dememeniz çok zor. Tabii ne kadar çok empati yapabiliyorsanız, ne kadar çok kendinizden kare görebiliyorsanız filmde, Issız Adam sizi o kaçınılmaz sona daha etkili taşıyor.
Filmin sizi sona taşımaktaki en büyük yardımcısı da 70-80’ler Türk pop müziği diyebiliriz. Neden o dönem derseniz de o dönemin aşkları büyüktür çünkü. Doğaldır, saftır, isimler ağaca kazınır. İlişkilerin düşmanı yoktur, tek düşman kendileridir. Mutlu olabilmek daha kolaydır ama aynı şekilde ayrılıklar da çok şiddetlidir çünkü ortada VAROLAN bir şey vardır. O yüzden o dönemin parçaları klasiktir. Film aslında en başından beri bu müziklerle tiyo vermektedir size. Alper'in Ada ile evde ilk yemek yediklerinde kendisinden geçip müziğe kendisini bırakmasının nedeni her şeyin bu kadar berrak olmasıdır, doğal olmasıdır, sıkıştırılmış olmamasıdır. Hayran olduğu bir şeydir bu Alper’in.



Bunları sakın harika şeylermiş gibi algılamayın. Büyük bir senarist için bu tip şeyler basit şeylerdir. Issız Adam Türk filmlerine nazaran gayet kaliteli yazılmış ama tür olarak yarıştıklarıyla arasındaki mesafe, dağlar kadardır. Dünya sinemasında çok fazla çok daha iyisi vardır... Her ne kadar içimizdeki GERÇEK anlatılsa da çoğu diyalog, çoğu olay biraz kantinkuntin kalıyor filmde. Yani “o öyle olmaz yaaa” diyebileceğimiz sahneler var. Örneğin Alper’in Ada’yı tavlama şekli. Beyoğlu'nda bile, en karaktersiz bayan bu kadar ucuz değildir, hele ki yıldırım aşkı yoksa. Ada’nın da yansıtılan karakterinin güçlü olduğunu farzedersek, bu kısmın fantezi olduğunu sayabiliriz. Ada'nın normal şartlarda Alper'in kafasını kırıp polis çağırması gerekirdi:))

SPOILER VAAAĞĞ:

Zaten Alper’in yaptıkları da biraz anormal. Özgürlüğüne düşkün, o kızla bu kızla gönül eğlendirmeyi seven, Ada’ya da GERÇEKTEN aşık olmadığını düşünürsek, birinin ayrılık sonrası bombok olması pek olası değil. “Ya halbuki ben gerçekten aşıktım” da diyemiyor Alper. Sadece onunla çok mutlu olabileceğine inanıyor kuru kuruya ve pişmanlık duyuyor. Tek toka bile içinin ölmesine yetiyor. Her suratta onu görebiliyor, anılarının geçtiği yerlerde anı tazelemeyi seviyor. Sondaki monolog işte çok ustaca hazırlanmış. Monologla film bitirmek gerçekten deli işi, ama Çağan alnının akıyla çıkabilmiş bu işten. Kutlamak gerek. Zaten o sarılma olayı da kopuş anı. Yüz yüze söylenen yalanların ardından gerçek bir duygu boşalması ve ardında kalan iki sulu bakış herşeyi özetliyor. Sevgi kolay kazanılmıyor ama kolay kaybediliyor. Acısı da pişmanlığı da derin oluyor ve bazılarınınki, ne olursa olsun, ne kadar zaman geçerse geçsin, geçmiyor. O kabuk ara ara kan vermeye devam ediyor ve karakterler ıssızlığına gömülüp tesislerine geri dönüyorlar. Belki de asla gerçekleşmeyecek, kendi kafalarında ikinci bir sonu, mutlu sonu yazmak için...
Filmin beni etkileyen tarafı bu yönüydü açıkçası. Flashback şeklinde gösterilen, iç ses şeklinde de açıklanan sahneler çok doğal, çok "ben" ve çok gerçek. Ada'nın Alper'in yastığını koklaması, fotoğrafına dokunması filan katlanılması zor sahneler. Oyunculuk zaten tavan yapmış bu sahnelerde. Ha bir de filmin sonu Atlas pasajında geçiyor. Ben de orada izledim. İlginç oldu aklıma gelince :)
___


Dikkatimi çeken bir diğer şey de bu filme büyük bir genç izleyicinin talep göstermesi ve "ayyy geberdim ağlamaktan gııııı" diye de yorumlarda bulunması. Çok samimi gelmiyor bana bunlar çünkü herkes biliyor yeni neslin ne kadar sığ düşündüğünü, yeni moda ilişkilerinin ne olduğunu. "Ya ben öyle değilim" demeyin, çoğunluktan bahsediyorum. Yani erkekler artık "GOL" peşinde, kızlar da kısa süreli eğlence... Zaten ortada hormonlardan başka birşey yokken, bu filme niye ağlarsınız ki? Anca Alper'in yaptığı öküzlüğü yapmışsınızdır ve başınıza geleceklerin, kafanıza bazı şeylerin dank ettiğinde çok geç olduğunu düşünür, daha oracıkta içiniz yanar ve ağlarsınız veya Ada gibi severken anlamsızca terkedilmişsinizdir ve mutluluğu ait olmadığınız kucaklarda, penislerde ararsınız ve o yarımlıkla, çaresizce elinizdekilerle yetinmeyi bilirsiniz, bilmişsinizdir ve ağlarsınız... Belki de gerçekleşmeyecek mutlu sonunuz aklınıza gelir, anca öyle, ama asla ortadaki hikayeye balıklama ağlayamazsınız. Yanındaki sevgilisine daha sıkı sarılanlar filan oldu ya, anlamamış adam filmi n'apsın!

Filmin artıları & eksileri
+ MSN, Facebook iletilerini süsleyecek cümlelere yer vermesi. "Sen dizime yattın, ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün" gibi. Gerçekten birini "büyütmüşseniz" etkilenmemeniz mümkün değil.

+Alper'in annesi rolündeki teyze döktürüyor. Büyük oyuncuymuş gerçekten.
+Dekorlar çok başarılı. Aslında dekor değilmiş gibi dursa da, çoğu mekan dekor.
+Figüranların sayısı çok fazla ve buna rağmen doğallık yitirilmemiş

-Bazı yapmacık diyaloglar ve sahneler
-Abartı sahneler (Alper'in Ada'nın üstüne ilk çıkışı ve sonraki yatak sahnesi, adam öldü sandık!)
-Filmde ilerleyen zamanın izleyiciye yansıtılmaması.
-"Kalabalık içindeki yalnızlığı" sadece bir sahnede genel planda sunması. Daha fazla manzara daha etkili olabilirdi.
-Filmin adında kelime oyunu olması. Çok gereksiz.



...Karın üzerinde donuyorsun, uyku tatlı geliyor ama farkında değilsin, ölüyorsun!


Filmin müzikleri harika demiştik. Örnek verelim. Ayla Dikmen'den "Anlamazdın"








Bir diğer iç yamultan parça da Nil Burak - "Yalnızım Ben"






24 Kasım 2008 Pazartesi

The Fall


A Little Blessing In Disguise.



Bazı filmler vardır “Evet abi film bu, iyi, çok iyi” dersiniz koltuğunuzdan kalkarken. Bazı filmler de vardır ki, onları izledikten sonra kolay kolay kalkamazsınız o koltuktan “Şimdi bu film miydi? Bu filmse önceki izlediklerim ne peki? Bu olsa olsa sanattır ya, şahaserdir, sanat eseridir, bravo ulan, alkışşşş” diye film kendisini beyninizde yaşatır, planlar, sahneler tekrardan makaradan döner gibi beyninizde dönmeye devam eder, anlam arayışları uykusuz bir geceye bırakır.
The Fall tam da böyle bir film işte. Sinemanın tanımını kafanızda tekrar yazmanıza neden olacak kadar çarpıcı, büyüleyici. Yani “Sinema budur, film böyle yapılır”ın belgeseli de diyebiliriz The Fall için.

Film çok ünlü, hatta ünlü bile değil. Arkadaştan arkadaşa, kulaktan kulağa yayıldığı kadar insanlar bu filmi biliyor. Ben de bir sene önce download etmiştim ama geçen Kaan hatırlattı da izlemek aklıma geldi. Hay kafama edeyim dedim, onca ay niye izlememişim diye.

Tarsem Singh filmin altına imzasını atan kişi. Kendisini daha önce The Cell’de de çarpıcı sahnelerle tanımıştıştık. Başarılı bir filmdi, karanlıktı da ama The Fall The Cell’den bir gömlek daha üstün ve derdi çok başka. Alexandria (Catinca Untaru) ve Roy (Lee Pace) aynı hastaneyi paylaşan iki hastadır. Alexandria daha ufacık bir Romanyalı çiftçi kızıdır, kolu kırılmıştır, Roy ise dublördür ve şanssız bir kaza atlatmıştır ama onun da daha sonradan öğreneceğimiz ruhsal sorunları vardır. Bu iki karakteri birleştiren öğeyse Roy’un Alexandria’ya anlattığı, yataküstü hikayedir. Bizler bu hikayenin görselleşmiş halini izleriz filmin çoğunda ve filmi şahlandıran da bu hikayedir zaten. Bu hikaye çok alakasız başlayıp içinde bulundukları durumla bir yerde parallel kazanacak ve biz izleyicileri hüüüp diye içine çekecektir.


Hikayede altı tane fantastik hakramana yer verilir. Her birinin doğduğu topraklar, kabiliyetleri farklıdır. Tek ortak öğeleri vali Odius’tan intikamlarını almaktdır. Her bir karaktere valinin bir kötülüğü bulunmuştur çünkü. İçlerinden şüphesiz ki en ilginç olanı Charles Darwin’dir (maymunu Wallace da yer almaktadır ve birkaç tane çok komik sahneye imza atmaktalar.


“Böyle film görmediniz” savımı ortaya atmamamdaki en büyük neden filmin görsel bir şölene sahip olması. Bunun da en büyük nedeni filmin birçok ülkede ve kıtada geçmesi. Tam 16 ülkede filmin çekimleri tamamlanmış. Bunlar arasında Türkiye’de var. Hindistan, Güney Afrika, İngiltere, Bali, İspanya, Fiji, Prag, İtalya, Romanya, Arjantin, Şile, Brazilya, Çin, Mısır ve Kamboçya. Diyeceksiniz ki film o kadar uzun mu. Hayır, değil. Bu kadar ülke gezilmiş ama “Lan madem geldik koca ülkeye şöyle 5’er 10’ar dakika görüntü sunalım” fikri tamamen yok bu filmde. Sinema aşkıyla çekilmiş bir film bu, bunu unutmayın öncelikle. Yani saydığım ülkelerden 10’ar saniyelik görüntü olanlar da var. Bir ülkeye, bir kıtaya 10 saniyelik bir görüntü çekmek için gidilir mi? Eğer böyle bir film ortaya çıkacaksa kesinlikle gidilir hatta gidilmeli.


Hikaye kısmında göreceğiniz her bir sahne birer tablo gibi ele alınmış. Çoğu panaromik açıyla başlayıp detaylara yöneliyor ve bunlar bizim insanımızın alıştığı gibi “Tepe başındaki ağaç” “başak taneleri” “sephia tonunda sazlıklar” “dibi gözüken berrak dere” gibi değil. Zaten bırakın da olmasın allah aşkına. Modern sinema bunlar değil. Ne olduğunu zaten göreceksiniz daha filmin ilk sahnesinden. Sudan çıkarılmaya çalışılan bir atın sahnesi bu kadar kastırılabilir, bu kadar mükemmelleştirilebilinirdi. Hele bir Americana Exotica kelebeğinin bir adaya dönüşü var ki, yahu babacım nasıl bir kafayla o aklına geldi? Ne içtin yani?


Oyunculuk da yardırıyor yer yer. Filmin en ünlü yüzü zaten Lee Pace, onu geçtim benim adını ilk kez duyduğum Catinca adlı ufaklık filme harika bir derinlik kazandırmış. Filmin sonlarına doğru zaten onla ağlamaya başlıyorsunuz. Şivesini yediğimin şeyi kutsal bir varlık resmen. Kanadı yok bi’. Tarsem zaten “izlediğinizden daha karanlık bir film yapmak istemiştim ama Catinca bunun önüne geçti” demiş.

Ayrıca evet, film karanlık bir film aslında. Türkiye’de vizyona girse çocuk filmi diye lanse ederlerdir ama asla değil. Pan’ın Labirenti neyse o bile diyebiliriz. İçinizdeki çocuğu birazcık da öldürmemişseniz zaten bu film favorileriniz arasında yerini hemen alacaktır.





Es geçilmemesi gereken bir film The Fall. 2006’da çok fazla festival gezmedi. Çok fazla da gişe yapamadı haliyle. Amerika’da vizyona girmedi gibi bişey hatta. Buraları geçiyorum yani. 2008’de ise David Fincher olaya destek oldu. BluRay’i de çıktı filmin. Şu anda 3 milyon doları geçmiş gişesi. Bu tip bir film için çoook az diyebilirim ama iyi ki de çok büyük gişelere oynamadı yoksa Tarsem’in bir sonraki filminin sihirinin bu parayla bozulacağını düşünüyorum. Bu adam bırakın 3-5 yılda bir film yapsın ama böyle film yapsın.

Filmin üzerine bu kadar konuşmak yeter (aslında her bir kareye bile bu kadar konuşulabilir), gerisi size kalmış. Bulun izleyin, yapışın o koltuğa! 8.5/10

Detaylı bilgi için: http://www.imdb.com/title/tt0460791/


22 Kasım 2008 Cumartesi

Tembellica DvK

Forumcağızı kapanan tembel sinefil DvK'lılar!

Kırırım kafanızı!

Yazsanıza lan bişiler!

Günde bi ton film izliyonuz ayda 1 film yazmıyonuz" şeklinde fırça kaymak istedi canım :)))
(ben de yazmamışım ehueue)

Bir de bakın gaz olsun diye günün blogu seçmiş Blograzzi bizi... Epic Fail direkt :)

28 Ekim 2008 Salı

Saw V - The Legend Suffers

İlk iki filmin tortusu bile serinin yirmisekizinci filmini bana sorgusuz sualsiz izlettireceği için sanılmasın ki bu filmi objektif bir şekilde eleştirmeyeceğim. Eleştireceğim efendim, ya da konuşma diliyle söylemek gerekirse; eleştircem.

Testere açılışlarından farklı olarak bu sefer film bir jigsaw tuzağıyla başlamıyor. Aslında öyle ama sahnenin sonunda bir şeylerin adil olmadığını anlıyoruz. Sebebi de filmin ilerleyen dakikalarında ortaya çıkıyor zaten, neyse. Yeterince vahşi miydi ve izlerken ellerimi sıvazlattı mı bana, evet. Kan, et, savrulan keskin alet edevat, karanlık, abartının da ötesine geçmiş ses efektleri ve görüntü oyunları ve tabii ki "Oy wonno ploy o gome" repliği. Film yine iki taraflı ilerliyor, bir taraftan hikaye yoğun flashback'lerle çözülürken, diğer taraftan yeni kurbanlarımızı serinin önceki filmlerine nazaran pek bi sönük kalmış tuz,aklardan sağ çıkmaya çalışmalarını izliyoruz. İzlerken bir anda kafanızda şimşekler çakıyor tabi; "Ulan ne alaka, bu tuzakların ve karakterlerin filme hiç bir katkısı olmamış!" diyorusunuz. Hikaye çözümleme kısmında ise boğazı delik polis amcamızın her şeyi anlamlandırdıktan sonra basit bir tiyatro oyunundaymış gibi "hmmmm, demek bu yüzden böyle yapmıştın, vay adii!"demesi büyük bir rahatsızlık sebebiydi efem, bunun beş altı kez yapıldığını düşünün; it sucks to the bone efem.

Film zayıf gayet. AmA birinci filmden beri main theme'e sadık kalınması çok büyük bir artı puan. Filmde iki üç yerde dipten dipten kendini hissettiren müzik, filmin gayet de fena olmayan finalinde tüm gücüyle ortaya çıkınca muhteşem bir filmden çıkmış gibi duygular yoğuşmadı mı, yoğuştu. Duygusal bir insanım efem, o yüzden serinin ilk filmlerinin hatrına 5/10

http://www.imdb.com/title/tt1132626/

Herkesin içindeki WALL-E

Pixar'dan artık korkmaya başladım. Resmen korkuyorum yeni bir filmi çıkmadan önce. Adamlar artık inanılmaz büyüdükleri için korkunç derecede kaliteli animasyon filmleri çıkarabiliyorlar. Yani nasıl bir render teknolojilerine sahiplerse bir onlarda olduğundan eminim (Gerçi Final Fantasy'nin Hyper-real teknolojili filmi kadar olamadı hiç biri ama o da çok duygusuzdu).





Wall-E'yi sinemamıza getirirken de adını değiştirmeyi ihmal etmemişiz: Vol.i olmuş. Lan dana baş çevirmen, filmde W.A.L.L.-E'nin açılımı bir sahnede gözüküyor. Niye anlamını bozuyon? Neyse... Filmin görsel olarak yıkılıyor oluşu değil de son derece duygusal oluşunu beni benden aldı. Yani bir robota insanıvari gözler verecek, tepkiler yükleyecek, sevme sevilme dürtüsünü aşılayacak ve fedakarlığı öğreteceksin ve buna da robot diyeceksin. Hem de tasarım olarak son derece şirin olacak? Öyle robota can kurban yani... Daha önce bu tip filmler oldu ama genelde üstünkörü sci-fic şeklinde oldu ve ya şirin olamadılar ya da duyguları olmadı (BladeRunner'ı saymayalım). Wall-E (ki ben kendime devşirdim VOLY diyorum euheuh) bu yüzden çok farklı ve bu yüzden çok beğenildi.



1 buçuk saat kadar kısa bir süreye o kadar çok şey sığdırmış ki film, izliyorsunuz ve etkisi daha sonra içinizde kendisini göstermeye başlıyor.WinRAR içinizde Extract ediyor sanki filmi, büyüdükçe büyüyor. Humanist yanı harika. Her sahnede size bir gönderme ve bir mesaj bulunuyor. Kesinlikle çocuk çoluk filmi değil. Basit sahneler ama unuttuğumuz hisler. Wall-E'de herkes kendinden birşey bulabilir. Şahsen beni çok etkiledi hatta göz sulandırdı. Eve'sı yani peşinden koştuğu diğer beyaz robotla olan (filmin başında olmayan) ilişkileri şahaser resmen. Pixar'dan başka kimse bu sahnelere imza atamazdı zaten (kafiye de yaparım:P). Monster Inc'ten sonra en iyi Pixar filmi bu (şu anda birinci gözümde ama ani gazdan dolay böyle düşünmek istemiyorum :))



Film hakkında başka ne söylesem spoiler olacağı için kısa kesiyorum. Kafanız sıkıntıda olsun veya olmasın, izleyin lan bu filmi! Zorla! 8.5/10
IMDB: http://www.imdb.com/title/tt0910970/

23 Ekim 2008 Perşembe

Greatest Idea / Oha Süper Fikir

"'Bundan sonra sinemalar.com'dan link versek ya film hakkında yazı yazcağımıza' diyor son dönemlerin en dev (the devest of all) yönetmeni Scorcese. Merakla bekliyoruz resmen. "

kırmızı başlıklı kız film bültişinden alıntıdır. yazmaya üşendim

1/10

21 Ekim 2008 Salı

Death Race

Azılı suçlularla tıkabasa dolu bir hapishanenin yöneticileri, cezaevindeki mahkumları birbirleriyle dövüşmeye zorlayarak, bol miktarda para kazanabilecekleri, tüyler ürpertici bir çeşit gladyatör oyunu düzenlemeye karar verirler. Adrenalin yüklü, şiddet arzusuyla yanıp tutuşan mahkumlarsa bir arenaya çıkıp birbirleriyle ölesiye mücadele etmeye dünden hazırdırlar.

Üç şampiyonluk kazanmış otomobil yarışçısı Jensen Ames (Jason Statham), vahşi koşulların hüküm sürdüğü bu dünyada hayatta kalmayı başarma konusunda bir uzman olup çıkmıştır. Eski bir dolandırıcı olan Ames, tam hayatını düzene koyduğunu düşündüğü bir anda işlemediği bir cinayet yüzünden hapse atılmıştır.

Öldürülmesi imkansız olarak kabul edilen mistik sürücü Frankenstein maskesini giymek zorunda bırakılan Ames’ın önüne, Cezaevi’nin despot yöneticisi (Joan Allen) tarafından iki seçenek konulur: Gladyatör oyununa katılırsa özgürlüğüne kavuşabilecek, katılmazsa hücreye kapatılıp orada çürümeye terk edilecektir.

Yüzü metalik bir maskeyle kapatılan Ames üç gün boyunca devam edecek son derece zorlu bir ölüm yarışında hayatta kalmaya çalışır. Bu sürede özgürlüğüne kavuşabilmek için dünyanın en acımasız mahkumlarına karşı ölümüne mücadele etmek zorundadır. Makineli tüfekler, alev makineleri ve el bombası mancınıklarıyla donatılmış bir otomobil kullanan bu çaresiz adam, dünyanın en vahşi sporunu kazanabilmek için önüne çıkan her engeli ve her kişiyi yok etmek zorundadır. (Sinemalar.com)

Direk kopya yaptim usengecligin gozu korolsun:P Gecen hafta izledim gayet hos izlenesi bi film Jason Statham dan hoslaniyosaniz mutlaka izleyin derim:)
bazi sahnelerde "uuh anasini" dedirtiyo :))
izleyin iste guzel bisi yapmislar;)


14 Ekim 2008 Salı

FROZEN RIVER / DONMUŞ IRMAK

Filmin adından başka birşey bilmeyerek salondan içeri girdiğimde salonun kalabalık oluşu, "lan volky galiba iyi bir seçim yaptın" dedirtti bana içimden. Genelde gözüm kapalı bir film çeksem 2 filmden, genelde kötü olanını seçerim, %50 şansım olduğu şeylerde genelde kısa çubuğu çekerim. Ama bu sefer pek öyle olmadı. Gibi...
Ben filmi bariz bir gerilim içerikli sanıyordum ama daha ilk kareden "Olm volkan, kalk git, şimdi bu film seni kahreder filan hiç gereği yok" dedim ama pintiliğim tuttu, bilet parasına yazık olmasın diye izledim.
Başrolü sırtına alan Roy (Melissa Leo) kocasından okkalı darbe yemiş, iki çocuk sahibi bir anne. Yarım zamanlı bir işte çalışarak, karavan bir evde yaşam sürdürtmek için elinden geleni yapıyor. Tabii bunun asla yeterli olmadığın farkında ama aynaya her baktığında hayatın yüzüen bıraktığı çizgiler karşısında da göz yaşlarını tutamıyor. Her anne gibi çocuklarının mutluluğunu düşünüyor ve en güzeli, hayalleri var. Bu hayallere de (aslında hayal) ulaşması için bir miktar para gerekiyor. Çaresizlik içindeyken karşısına çıkan Kızılderili bayan ona kaçakçılığın lezzetli tarafını gösteriyor. Ve olaylar gelişiyor...


Film tahmin ettiğim gibi bir noktadan sonra drama dönüşüyor ve benim yürek tellerimle oynamaya başlıyor. Dokunaklı sahnelerde içimin burkulduğunu hatta biraz höykürdüğümü söyleyebilirim. Ne tuğaftır ki dört bi yanımda gayet hoş hatunlar vardı hiç biri "duygulandım" belirtisi yaşımıyordu. Ya onlar odundu ya benim hassas günümdü dedim herhalde...
Film irili ufaklı bir çok öğe besliyor içinde. Amerikan kanunlarına, güvenliğine, metropollerin arkasındaki yaşama, ırkçılığa, insan pazarına, insanların geçinmek için "neler" yapabileceğine ve en büyüğüyle bir annenin hayalleri uğruna nelerden vazgeçebileceğine değiniyor. Tabii ki bunların çoğu masum şeyler değil ama zaten de filmin asıl sunmak istediği nokta bu. Masum değiliz asla... Kimse.


Frozen River, Donmuş Irmak, Courtney Hunt'ın yazıp yönettiği ilk film olma özelliği taşıyor. Büyük olmasa da hatrı sayılacak ödüller de aldı (biri Sundance'ten). İlk tecrübesinde böylesine bir film çekebilen bir şahısı önümüzdeki yıllarda takibe alacağımı buradan kendisine duyururum. Ayrıca kendisine de, Roy'un uyurken başına gelen ufak çocuğuna anlattığı "hurda bir evin dönüşümü" yalanı için de koca bir demet alkış sunuyorum. Neydi lan o öyle, öldüm bittim :( 7.1/10

13 Ekim 2008 Pazartesi

The Silence of Lorna / Silence de Lorna, Le

Fransız sinemasına ölüyorum, bitiyorum diyemeyeceğim. Her daim bana biraz puslu, sancılı ve sıkıcı gelmiştir stilleri. Ha tabii aralarda klasikleri izlemedik mi izledik, yedik yuttuk. Ben de dedim Filmekimi kapsamında şu Lorna'ya bir şans vereyim.


Dardenne kardeşlerin bu güne kadar çok fazla filmini izlemedim, L' enfant, Rosetta, The Son, o kadar.The Silence of Lorna da Dardenne kardeşlerin, Cannes'dan en iyi senaryo ödüllü son filmi.
Açıkçası "ben olsam" bu filme o ödülü vermezdim çünkü -her ne kadar Dardennelerin tarzı bu olsa da-, his uyandırmayan gedikli senaryo bana hep ya kırpılmış senaryo ya da üşengeç senaryo gelir. Filmde inatla karakterlerin arka yapısı korunuyor. Lorna Belçika vatandaşı olmak için bir keşi kullanarak evlenen, vatandaş olduktan sonra da Rus'un biriyle başka bir evlilik sağlamak zorunda olan, ama kendi içinde de minik hayallerin peşinde koşan, salak mı salak bir kadın. Gerçekçi değil mi? Allah'ına kadar gerçekçi. Dünya böyle kadınlarla dolu ama Lorna'nın farkını, filmin son bölümlerinde daha rahat görüyoruz. Ama Lorna "necidir"in cevabı yok. Sıradan bir kandının hayatından bir kaç haftayı kesin alıyor sadece... Geri planda ise birçok erkek, ilişki yer almakta. Bir mafya kokusu alıyorsunuz ama izleyiciye tam olarak açıklanmıyor. Cinayet planları, karşılığında sağlam paralar, tuzaklar, çıkar ilişkileri, "bilinmemezlikten doğan gerilim"ler derken izlemesi gayet sıkıcı bir filmle karşılaştım. Salona şöyle bir göz gezdirdiğimde ise birçok horultu duydum zaten (göz gezdirince duyarım da ben). Bizim entel izleyicimize bile sıkıcı geliyor film, düşünün. Tabii ki "bu film kötü" demek değil. Olması gerektiği gibi. "Daha iyi olurdu" dediğiniz fazla alan yok. Karşımızda ilginç bir hikaye var sonuçta. Ne en iyisi ne en kötüsü ama bana daha çok yağmurlu bir akşamda dışarı çıkmak yerinde elde kahve, dvd player başında izlenesi bir film gibi geldi.


Oyunculuktan söz etmek istemiyorum. Filmin çoğu zaten Arta Dobroshi'nin kalın bacaklarıyla geçiyor (ki Arnavutlar genelde böyle olmazdı?). Gayet çirkin bir bayan bu, hiç alınmasın :) Performansı da süründüren cinsten değil. (ben daha iyi oynardım demem tabi hahaha).


Neyse, sıkıldım filmi hatırlarken bile... Sadece ilgi alanı olan izleyicilere öneririm Lorna'nın Sessizliği'ni. 6.7/10

9 Ekim 2008 Perşembe

Del Toro, THE HOBBIT hakkında konuştu

Bilindiği gibi 2011 yılında The Hobbit'in filmine kavuşacağız ve Yüzük Kardeşliği'nin öncesine gideceğiz. İşin ilginç yanıysa tek kitaplık bu filmi Del Toro iki film şeklinde beyaz perdeye sunacak.

Sorulan sorular karşısında kendisi, olayı 1. film, 2. film olarak konuşmayı bıraktık, 'bir film' olarak konuşmaya başladık diyor. LOTR'dan Peter Jackson'ın senaryo ekibinde de yer alan Fran Walsh ve Philippa Boyens'le 'filmin' senaryosuna kafa patlattıklarını açıkladı. İşlerini çok iyi yapmak istediklerini ve hayranların bir oturuşta 5 filmi de izleyip 'Bugün güzel birgün' demesini istediğini de ekledi (gitti bir gün, ohh). "Peki kitaptaki olay akışına uyacak mısınız, ilk film nerede bitecek" vb sorulara da Toro 'Sanırım Smaug ilk filmde ölecek, geri kalanı siz düşünün artık' demiş.

Hayvan herifsin Del Toro!


Red Cliff (Chi Bi)

Sevgili blog,Allah binbir türlü belamı vermesin seni son zamanlarda boşladığım için, evet, vermesin
belamı. Tabii yazmıyorum diyeseni unuttuğumu sanma. Seni unutan aha böyle olsun. Daha sık görüşeceğimizden emin ol ...
diyerekten bir giriş ile kendimi affettirdim sanırım. O halde konuya dönelim.

Yaklaşık 1 yıldır filan beklediğim bir film Red Cliff (Chi Bi).Bunun da ilk nedeni tabii ki John Woo. İlk başta Asya, daha sonra dünya üzerindeki tüm
sinema dünyasına adını altın harflerle yazdıran filmlerin dışında aksiyon filmlerin
standartlarını belirleyen, Çin, Hong-Kong sinemasından Hollywood'a "kapağı atan" ender
yazar, yönetmen, yapımcılardandır. 60'ların sonundan bu yana sürekli üreten bu şirin insan
son zamanlarda kendini animelere ve video oyunlarına verse de yavaş yavaş "geri dönüyorum"
izlenimi de vermekten kaçınmamaktadır. 2011'e kadar şimdilik gözüken 4 yapıma daha imza
atacağını belirteyim.
Filmi beklememin bir diğer nedeni de filmin Romance of the Three Kingdom'dan uyarlama
olması. Bildiğiniz (veya bilmediğiniz gibi) bu eser, eser olmaktan çıkmış, kutsal bir emanet
sınıfına girmiştir. 14.yy'da Luo Guanzhong tarafından yazılmıştır. "Tanrı bir Çinlidir ve
bu esere yardım etmiştir" diye düşünmemi sağlayan bu eseri özetleyen bir kelime bilmiyorum açıkçası.
Girin bakın: http://en.wikipedia.org/wiki/Romance_of_the_Three_Kingdoms
Buradan da indirebilirsiniz.: http://dw3k.com/newrotkebook/




Milattan sonra 208 yılında Çin'de geçen Red Cliff savaşının öncesini ve sonrasını konu
almakta film. Tabii bu ilk filmimiz sadece savaşa kadarki olan kısımdan bahsediyor. Yani yarım
film, o yüzden de film bittiğinizde epey bir küfür etmeniz olası ama merak etmeyin, Ocak
ayında Asya ülkelerinde ikinci film vizyona girecek, buralara da gelmesi uzun sürmez. Neyse
efendim, konu bizim Kurtuluş Savaşı'nı azıcık andırır cinsten. Cao Cao Çin'de yavaş yavaş
iktidarı ele geçirdikten sonra yayılmaya başlamış ve 1 milyon askeriyle önüne gelene bir
tekmeee
atmaya devam etmektedir (ki bazı araştırmalar bu rakamın feci şekilde uydurma
olduğunu göstermektedir. En fazla yarım milyon şeklinde bir ordusu 'belki' vardır) ve bu
sefer karşılarında Zhuge Liang ve Zhou Yu vardır. Komik rakamlardaki ordusuyla bu
muhabereden sağ çıkmaya çalışacaklardır. Zekalarıysa en büyük silahları olacaktır...




Harika bir yönetmen, harika bir konu olur da harika oyuncular olmaz mı, olur! Tony Leung
Chiu Wai
, Zhou Yu'yu, Takeshi Kaneshiro da Zhuge Liang'ı, Chen Chang da Sun Quan rolünü
üstlenmiş. Aslında arka planda kalan ama Çin sinemasında gayet ünlü olan oyuncular da
bulunmakta ama üşendim şimdi onların -şan-şun-kem-küm'lü adlarını yazmaya...
Film tam John Woo havasında başlıyor, yani izleyiciye "merhaba, hoş geldin, gel bir otur,
bak filmimiz bu, şu, bu da bu, at ağzına biraz patlamış mısır" diyerek değil de "getir
kolunu, aha damar, bu da adrenalin, ohhh, geçmiş olsun" şeklinde başlıyor. Bir süre ağzınız
aşağıda, gözleriniz 12 cm genişliğinde pörtlek pörtlek filme bakıyorsunuz. Ben hata ettim,
karakterlerin adlarını da aklımda tutmaya çalıştım ama başarılı olamadım, her yerden birbirine
birine benzeyen insanları akılda tutmak gerçekten zormuş. Bir de kitap okur gibi alt yazı takip
etmek durumundasınız ama filmin İngilizce'ye çevrilmemesi çok iyi. Bayılırım dublajsız Çin,
Kore, Japon filmlerine.

Hayvan vari bir prodüksiyonla karşı karşıya kalıyorsunuz filmin başından sonuna kadar. Yani
Çin sineması böyle giderse birçok sektörde olduğu gibi sinemada da yumruğunu masaya
vuracaktır çok kısa bir süre sonra. Bunda da en büyük avantajı "epik" kavramı bu adamların
genlerinde olduğudur. Adamların inanılmaz şa şalı, şatafatlı, derslerle dolu, zorlu ve
ihtiraslı tarihi var. Bunları bi 50 yıl daha kullansalar anca çeyreğini tüketebilirler.
Zaten biz Türklerin en büyük angutluğu da budur sinemada. Bizim de harika filmlere konu
olacak, içine bir çok öğenin sokulabileceği tarihimiz var ama maalesef onları sinemaya
dökebilecek bir babayiğit, ona da destek olacak finansör, o yapıtı izleyip kar getirecek
izleyici yok. O yüzden "yakın çekim buğday tanelerini, sepia tonunda tepe üstünde
kulübeleri, hababam sınıfı 31buçuk'ları, 15IQ'ya hitap eden devşirme filmleri, amacı sadece
güldürmek olan filmleri (ki küfür etmek ne zaman komedi olduysa), senaryosu 1 ayda yazılan
'gerçek bir hikayeden alınmıştır' filmlerine" devam kısacası, aferin mk. Neyse kızdım
yine:)... Filmi ikiye bölmek zorunda kalırsak savaş sahneleri ve sakin sahneler olarak bir
ayrım yapabiliriz. Tabii ki filmi şahlandıran sahneler, savaş sahneleri. John Woo, Çin'i
yeniden keşfetmemiş; savaş sahnelerinde yeni atraksiyonlar kullanmamış. Yine tadında yavaş
çekim sahneleri kullanmış ama işin içine epiklik kadar "liriklik" katmış. Hani "şiir gibi
öldürüyor" diyebiliriz. Kılıç, mızrak ve ok sahneleri son derece gerçekçi hatta belki de
gerçek! Dövüş kareografilerinin ne kadar güzel olabileceğini zaten hayal edebiliyorsunuzdur. Kan kullanmaktan kesinlikle çekinmemiş baba. Tabii fanteziden de kaçınmamış. Bir
koyuşta 10 askerin yere düşerek ölmesi, mızrakları eliyle kırmak, kılıç bükmek kesmek gibi
bir çok öğe filmde yerini almış. Ayrıca o "Çok kalabalık olm bunlar mk, tarağı yuttuk"
atmosferi mü-kem-mellica olarak yansıtılmış. Basit CGI oyunlarıyla da değil hem de. Filmin
sonlarına doğru bir tuzak arena savaşı var ki, dillere destan olur diyebilirim.


Sakin sahnelerde ise karakterler şov yapıyor adeta. Oyunculuk süper. Kendinizi bir an çekik
gözlü sanıp orada fikir alış-verişi yapan biri olarak hissetmeniz an meselesi. Zaten az
buçuk strateji kurmayı seviyorsanız filme ayrıca tapmanız olası. Çok sıkı stratejiler,
oyunlar dönüyor filmde. Cao Cao da aynı şekilde gayet kötü ama gayet zeki biri olarak ekrana
yansıtılmış, "kötüler hep kaybedendir" yanılgısı filmin bu ilk bölümünde allahtan yok.

Sonuç itibariyle Red Cliff, takip etmesi biraz zor ama izlemesi son derece keyifli bir
yapım. Kostümleriyle olsun, müzikleriyle olsun, kareografileriyle olsun, harika Çin semalarıyla olsun, içinizin açılacağı garanti...Warlords, Assembly'den sonra bana ilaç gibi geldi diyebilirim. Klişelerden uzak, dramatik yönü biraz daha köreltilmiş, son derece epik ve liriksel gidiş hattıyla Asya sineması severlerini mest edeceği bir gerçek. Merak edenlereyse filmi öneririm, harcadığınız zamana 'harcandı' olarak bakmayacaksınız. 7.8/10

Detaylı bilgi: http://www.imdb.com/title/tt0425637/

30 Eylül 2008 Salı

Righteous Kill (Orjinal Cinayetler)

Başrollerde Al Pacino ve Robert De Niro varken bir film ne kadar kötü olabilir ki? Şu kadar:

İki isim de "adam oyunculuğun ta kendisi" statüsünde olduğu için herhangi bir insanın bu ikili hakkında yapmaya çalışacağı yorum "Hangisinin toplarında daha çok kadayıf kılı vardır acaba?" gibi zavallı bir soru ile sonuçlanırdı herhalde. O yüzden o kısmı geçelim. Film bize De Niro'yu ilk kez bu kadar vahşi bir anal sex sekansında görmemiz dışında ne vermiş, biz ona bakalım.

Film inanılmaz kötü başlıyor efendim, sonra J.Bruckheimer tadında bir polisiye/dram izleteceğine dair sinyal verip bunu da yapamayacağını anlayınca müthiş anti-karizmatik bir finale doğru twist'ini tahmin ettire ettire devam ediyor. De Niro eşofmanıyla jogging yaparak son diyalogların yaşanacağı (ki film boyunca polis olmanın verdiği güç, insan öldürme ve bunu "righteous" hale sokabilme etiği gibi konularda son derece iddialı laflar söylemeye çalıştıktan sonra, finalde teletubbilerin "batarken güneş tepelerin ardından..." şeklinde program bitirişine benzemiş maalesef) final sahnesine gelirken, Al Pacino da tüm şeytanın avukatı görkemine rağmen boktan yazılmış diyaloglarla bir J.C.Van Damme filmi boktanlığına kurban gidiyor.


Bunların üstüne bir de oyuncu kadrosu 50 Cent -e hatun rolünde de insan Aaliyah bekliyor -ölü değilmiş meğersem--, Donnie Wahlberg ve Brian Dennehy gibi isimler yüzünden ucuzluktan yağım yağım dovalladığı için (evet) yakın çekime kurban giden De Niro ve Al Pacino'nun, ustası oldukları vücut dili ve mimik kombinasyonlarını izleyememe boktanlığı da pek önemsenmiyor.


Beğenmedim efendim filmi. Ha altyazıları muhtemelen bir sayısal bölüm lise öğrencisi Türkçeye çevirmiş olduğundan ( telsizde geçen "officer down! I repeat, officer down!" gibi bir cümle "memur bey lütfen eğilin, tekrar ediyorum lütfen eğilin!" diye çevriliyorsa 'Copy that' doesn't mean "şunu kopyala" diye bir kitap yazıp yayınlama vakti gelmiştir) daha bir gıcık kapmış olabilirim, ondan emin değilim işte. A giant waste of time (yani diyor ki zamanın dev çöpü) 4/10