23 Mayıs 2009 Cumartesi

Kan Kitabı - Book of Blood


İngiltere'den çıkan iyi bir korku-gerilim filmi en son zaman izledim, tam hatırlayamıyorum ama açıkçası Kan Kitabı - Book of Blood adı, ilk duyduğumda beni bir hayli heyecanlandırmıştı. Fragmanı da izlediğimde "Aha, sanki bu kötü talih sona erecek" dedim içimden. Ünlü bir yazarın, ünlü bir kitabı filme "yansıtılmış" gibiydi. Ne Clive Barker, ne S. King, filmleri gördük, kötü ötesi filmlerdi büyük çoğunluğu, hatta ne Lovecraft filmleri GÖREMEDİK... Kabul etmek gerekir ki, bu üstadların kitapları sinema salonuna 1.5 saatte aktarılmıyor. Book of Blood buna bir son verecek miydi acaba?



Filmimiz gayet güzel başlıyor aslında. Eğer kitabı hiç okumamışsanız, neler oluyor, karakterin derisi neden böyle, neden kaçırılıyor, neler diyor bu deli, pek bir anlam veremiyorsunuz ve hikayenin başına dönüp sona doğru ilerliyorsunuz. Simon adlı gencin bir takım paranormal güçleri vardır ve Mary adındaki üniversite öğretmeni de bu evle, gizemiyle ve ötesi hakkında araştırmalar yapıp yazmaya kararlıdır. Simon'ın da bu güçlerinden faydalanmak isteyecektir. Evde ise filmin hemen başında gördüğümüz oldukça sert bir cinayet(!) işlenmiştir. Kim tarafından? Neden? Bir çok soruyla film ilerler ve ilerler.



Karakterlerin geçmişleri hakkında bize pek bir bilgi vermiyor film. Bu yüzden biraz havada kalıyor her şey. Karakterler her an her şeyi diyebilecek, yapabilecekmiş gibi izliyoruz. Bu da bizi "kesin burada bir hinlik var" dedirtiyor ve bunda da haklı çıkıyoruz. Senaryoda dikkatsiz izleyicilerin ters köşeye yatabileceği bir kaç nokta var. Kitapta bu kısımları okuduğunuzda çoğuklukla ters köşeye yatıyorsunuz, yatmak zorundasınız çünkü o bilgiyle desteklenen bir çok şey sunuluyor. Filmdeyse böyle bir şey yok. En fazla 10 dakika sonra gerçeklerle yüzleşiyorsunuz haklı olarak. Kısacası film kitaba nazaranla çok ama çok zayıf. Tam değil yarım anlamıyla bile yansıtılamamış.



Oyunculuk desek zaten vasat. Simon karakterini oynayan Jonas amstrong çok kötü oynuyor gerçekten. Zaten bir kaç dizide bir kaç bölüm tecrübesi olan birinden öte değil kendisi. Final hariç kendisini hiç beğenmedim diyebilirim. Mary rolündeki Spohie Ward ise Simon'dan daha iyi olarak ekrana yansıyor. Onlarca yapımda rol almış kendisi. 45 yaşında olmasına rağmen tüm güzelliğini çekinmeden göstermiş izleyicilere.



Birkaç twist, bir kaç "bööö" tarzı yerinden hoplatma efekti, bir kaç da kanlı sahneye yem olacak kadar tecrübeliyiz biz Dünyalılar. Yıl 2009 olmuş, artık bu tip filmlerin daha farklı yöntemlerle, daha farklı düşünebilen yönetmenlerle, en azından süre kaygısı olmadan çekilmesi gerekiyor. Eğer çekilemiyorsa da yazarların isim haklarını bu yönetmenlere (ki John Harrison'dur bu filmde. Day of the Dead'in müziklerini yazmıştır) vermemesi gerekiyor. Bırakalım biz bu eserleri iyi hatırlayalım. İyi filmde tek olması gereken şey dijital efektler değildir sonuçta. Hellraiser, Candy Man veya Misery'nin harika filmler olması, bilgisayar mucizesi değildi hak verirsiniz ki...
"DVD'si çıktığında, evde ışıkları kapatıp büyük beklentiler içerisine girmeden izlenebilecek bir film" rafında Book of Blood itinayla yerini alıyor böylece. Teşekkürler Clive Barker!!! 5.5/10


28 Nisan 2009 Salı

13. Gün (2009)

İlk kez kaç yaşında Jason'la tanıştım hatırlamıyorum ama kesinlikle korkmadığımı hatırlamıyorum. İnsanın bilinç-altıyla oynayan, yem olma empatisi getiren korku filmlerinden zaten etkilenmediğim kesin. Madem empati kuracağız, kovalanan olacağız, niye bu filmleri normal bir zekaya sahip insan evladı ne yaparsa öyle yapmazlar, anlamıyorum. Belki de Amerikan gençliği bu kadar salak cesaretine ve korktuğunda da şuursuz korkaklığına sahiptir; bilemiyoruz.

Filmimize gelirsek, bir remake yani yeniden çevrim. 1980'de başlayan Friday the 13th (13.Cuma olan filmi de 13.Gün oldu, hadi bakalım) serinin ilk dört filminin harmanlaması ile Jason'ın köklerine dönüş yapıyoruz. Jason'ı bilmiyorsanız; kendisi yüz olarak defarmasyona uğramış ve ufak yaşında annesinin kafasının kesilişini gözleriyle görüp insanoğlunu doğramaya yemin etmiş bir hilkat garibesidir. Tabii sinemada bu tip işlerin para getirmesi için farklılıkların olması şarttı; Jason da acınanacak bir durumda değil, direkt aşırı gelişmiş kaslarıyla, muazzam gücüyle ve mekan bilgisiyle, sessizliği, kurnazlığıyla sektöre girmiş, her filmde de on milyon dolarlarca gişe yapacak filmlere imza atan karakter olmuştu. Para kazandırdığı bir gerçek ama 2009 yapımı filmi maalesef oldukça kötü bir film. Producer'lardan biri Michael Bay bile olsa film, tutulduğu yerden elde kalıyor.



Cem Yılmaz'ın da anlattığı ve hepimizin de bildiği korku filmi klişeleriyle açılıyor film. Çılgın gençlik Kristal Gölü'ne kampa gelir, sevişir ve vahşice öldürülür Jason tarafından. Bu giriş kısmında seriye yeni girecek olanlar da bilgilendirilir ve biraz hop oturup hop zıplatılır. Sonra bu giriş, asıl filme konu olacak diğer kamp gençliğine yataklık eder. Girişte öldürülen grupta olan bir kızın ağabeyi kardeşini aramak için yola çıkar ve olaylar tam da tahmin ettiğiniz gibi gider.

Ekranda kan görme, insan öldürülmesini izleme, vahşet, bu tip öğeler artık sinemanın bir gerçeği. İnsanoğlunun en eski isteklerindendir bunlar ama ben Fransız, İspanyol veya Japon korkusunu artık Amerikan korkusuna tercih ediyorum. Slasher filmlerini bile artık yapamıyorlar. Her ne kadar Friday the 13th 90 milyon dolarlık hasılata erişse de, kesinlikle zaman kaybı bir film.

Korkutma, germe işi genelde kadraj dışından aniden ekrana çıkan ve yüksek tonlu ses efektleriyle yapılıyor. Tabii ki bu numaralardan etkileniyorsunuz, eliniz ayağınız oynuyor ama film akmıyor. Resmen son ana kadar olduğu yerde bekliyor. Planlar eskiye oranla daha iyi çekilmiş ve efektler harika, ona lafım yok (özellikle girişteki kamp ateşi efekti inanılmaz gerçekçi) ama artık doyurmuyor bu filmler. Burası da bir gerçek. Belki modernize edilmiş ama retro kokan "yeni öldürme çeşitleri" biraz dikkatinizi çekebilir, ama biraz. Jason'ın odası, mahzeni, hokey maskesine kavuştuğu bölümler filan vasatı aşamıyor... Bunun haricinde 1.5 saatinizi harcayacak daha güzel filmler mevcut vizyonda. Eğer vizyonda izleyecek filminiz kalmamışsa veya sinema salonuna ihtiyacınız varsa (!) eh, siz bilirsiniz tabii ki. 5.2/10

14 Nisan 2009 Salı

Antichrist-Lars Von Trier


Lars von Trier's Antichrist - Official Trailer from Zentropa on Vimeo.

Cidden çok tuhaf şeyler olacak.Bekleyin.....

Kırılan kalplerini ve sorunlu evliliklerini onarmak için ormana giden! çiftin oldukça dehşetengiz hikayesini Trier'den izledik mi hepten sıyırıcaz galiba...

2 Nisan 2009 Perşembe

İP MAN (2008)

80'lerde (ve öncesinde) doğmuş olan okuyucular muhtemelen VHS kaset dönemini çok iyi hatırlayacaktır. Henüz piyasa VCD-DVD-BluRay'lere yer açmamışken VHS kaset satan dükkanlar hınca hınç dolardı. Gerçi bu VHS'nin son yıllarıydı ama bu dönemi yaşadığım için çok mutluyum şahsen. Dev posterlerle süslenmiş bu dükkanlara gidilir varsa akıldaki film söylenir yoksa, katalogdan seçilir o d değilse "abi bana Bruce Lee'nin hangi filmleri var göstersene" şeklinde filmler kapışılırdı. Genelde dövüş filmleri aldığımızı hatırlıyorum ben. Bruce Lee'ler, Van Damme'lar, Chuck Norris'ler falan gırlaydı ev. Tabii o zamanlar izlediğim bu filmlerin şimdi kültleşeceğini bilmeden izlerdik. Ertesi gün okulda "düşman" öğrencilere denerdik :) Kombo dediğimiz şeyleri oyunlardan sonra filmlerden de görür olmuştuk. Karate kursları filan derken büyüdük elbet. Gerçi Matrix sonrası hangimiz kollarını bir birine vurarak Neo Vs Mr. Smith final dövüşünü canlandırmadı ki?

Şimdi sizi o dönemlere geri götürecek, mutlaka izlemeniz gereken bir film adı söyleyeceğim: IP MAN. Hayır, teknolojik olarak bildiğimiz IP'nin bununla ilgisi yok. Aslında abimizin adı Yim ama Ip de deniliyor.
Filmimizin yönetmeni Wilson Yip. Şu ana kadar bir düzine dövüş filmi çekmiş ama hiç birinde dünyaca ses getirecek başarıyı elde edememişti. Burada bir yönetmenin ders alacabileceği ilk noktaya kendisi değiniyor: DÜŞÜNÜYOR! Şu ana kadar yapılmamış, el değmemiş ormanlara girmek gibisi yoktur sinemada. Öyle de yapıyor. Bruce Lee'nin onca filmi çıktı, bebekliği, çocukluğu, ölümü, kızı filan derken hiç o "Ustası" kısmı anlatılmadı. Evet Ip Man, Bruce Lee'nin ustası. Biz de onun hayatına yarı biyografik olarak göz atıyoruz.

Az çok dövüş sanatlarıyla ilgilenenler, bunun bir "kavga" olmadığını bilir. Bir disiplin, bir ahlak, bir yaşayız şekli ve bir duruştur savunma sporundan önce. İşte Ip man'imiz de tam bunların şaha kalktığı 1930'ların güzide zamanlarında belaya bulaşıyor (ülkesiyle).

Güzel bir hayatla başlıyor film. Tüm şehirde eğitim okulları açılmakta, insanlar mutlu, zengin, karnı tok olarak özgürce yaşamaktadır. Usta da şehrin en saygınıdır çünkü Wing Chun tekniğiyle "yenilmez" konumdadır.Ama bu refah kısa sürer. 1940'ta ülkesine Japonlar girer ve şehrin sokakları bomboş kalacak kadar katliam yapılır. İşte burada film oldukça derinleşir. Ağır bir dram eşliğinde, "bir insan olabilme" soruları Asya kültürünce sorgulanmaktadır. Ip Man'in insanlığına tabii ki şapka çıkarılır bu bölümlerde.

Filmi anlayacağınız gibi harala gürele bir dövüş filmi değil. Hayatı anlatılan insana saygı babında gayet de bir hikayesi, amacı ve eleştirisi var. Yanında biz erkekleri deli gibi gaza getirecek dövüş sahneleri de. Yani Ip Man'in 10 kişiyi yere serdiği bir maç var ki ağzım açık izledim. Saniyede 20 yumruk atmak desem? Görsel efektin bu kadar "olmadığı" bir dövüş filmi zor. Bu yönden Jet Li'nin Fearless (korkusuz) filmi başı çekse de, açıkçası filmin sonunda kesinlikle IP MAN'in Fearless'tan daha iyi olduğunu görebilirsiniz

Bir kaç tane de ek bilgi vermek istiyorum. Film oldukça mütevazi gözükse de 40 milyon HongKong doları kadar maliyeti var. Aynı dönemde Wong Kar-Wai de IP Man'in filmini çekeceğinden bir isim kavgası yaşanmış bulunmakta. Bu kısımda çok dedikodu var, hangisi doğru bilemediğimizden, ortada "paylaşılamayan" bir kavga olduğunu bilsek yeterli. IP MAN gittiği her ülkeden neredeyse tam not aldı. Oldukça da iyi gişe kazandı başta Japonya olmak üzere. Ve ilgi 2. filmi de getirecek 2010'da. Bu sefer ayrılan bütçe 100 milyon HK doları (yani çok daha kalabalık, görsel olarak güzel bir film izleyeceğiz). Tabii ilk filmde Bruce Lee'ye kadar gelmiyoruz ama ikinci filmde üstadı göreceğiz. Vadaaaa diye ekrana uçan tekme atmayan ne olsun!
Dövüş kareografileriyle, o özgün Asya sinematografisiyle, biraz hisli izleyicileri ağlatabilecke hikayesiyle, Fearless'tan daha iyi müzikleriyle, Donnie Yen'in inanılmaz bir performas sergilediği çok ilginç, şaşırtıcı bir film IP MAN. Ben bir "taklit" sanıyordum ilk etapta ama "taklit edilecek" bir kalitede yapımla karşılaştım. Soluksuz bir 100 dakika izleyeceğinizi garanti eder, ninja yıldızınız bol olsun isterim.

19 Mart 2009 Perşembe

Seven Pounds


Inarritu'nun tarzını tam olarak benimsemese de hikayenin ana hatları itibariyle " farklı hayatların kesiştiği, yabancıların aslında pek de yabancı olmadığı, ağdalı müzikli ve durgun sahnelerle dolu dram" türüne rahatlıkla girebilecek bir film Seven Pounds. Aslında hayatların kesişmesinden ziyade tek kişinin yalnızlığını, uğraşlarını ve hayatına bulaştığı insanları izliyoruz. Film yepyeni bir şey anlatmıyor tabi; life is unfair, aşık olduğun kişiler hayatlarını kaybetsinler ya da seni terk etsinler diye vardır, bir olaya sebep olma derecen ne olursa olsun pişmanlık peşini bırakmaz, hayatta devasa zor seçimler yapmadıkça hiç bir ilerleme kaydedemeyiz gibi tagline olabilecek şeyler söz konusu. "Yedi Yaşam, Yedi Yabancı, Bir Sır" çok daha Hollywood elbette.


Will Smith mükemmel bir yüz, mükemmel bir oyuncu. Pursuit of Happiness'daki işe kabul edilme sahnesinden sonra bu konu üzerine konuşmak yasaklandı gerçi ama harika ya tek kelimeyle. Kendisini takdir ediyor, yer yer iki saatlik süreye zorla uzatılmış gibi duran filmi tek başına sırtladığı için alkışlıyorum.


Jellyfish'li final sahnesi gereğinden fazla yaratıcı olmuşsa da sonu çok vurucu. 2 saat süre boyunca gerilim yükselmiyor belki (fazla tahmin edilebilir olması ve zaten verilen flashback'ler ve çok açık ipuçları) ama duygusal yoğunluk her geçen dakika artıyor ve bazen çaktırmadan gözleri de doldurtuyor. Ha bu tek başına Jesus Christ olma hadisesini I Am Legend'da da yapmıştı Will Smith, bu hadise biraz rahatsız edici olabilir.

13 Mart 2009 Cuma

Hunger (Açlık)

Steve McQueen imzalı filmimiz bir açlık grevini konu alıyor. Kısaca bahsetmek gerekirse Şubat 1972 yılına kadar sıradan suçlu muamelesi gören tutuklu IRA militanları, bu tarihten itibaren politik suçlu statüsünün kabul edilmesini isteyerek açlık grevine başlamışlardır.

Politik statü olarak adlandırılan bu taleplerinde, 'Savaş Esiri' olarak görülmek istiyor, hapishanedeki iş kollarında çalışmak istemiyor ve hapishanenin verdiği suçlu üniformasını giymek istemiyorlardı. Yapılan bu açlık grevi başarı ile sonuçlanmış ve Politik Haklar kabul edilmiştir.

Fakat 1976 yılında İngiliz Hükümetinin aldığı karar sonucunda, 1 Mart 1976 tarihinden itibaren tutuklanan militanların bu hakları ellerinden alınmıştır. Bunun sonucunda 'Battaniye' ve 'Yıkanmama' protestoları başlamıştır. Konu ile ilgili detayları biraz aşağıda bulabilirsiniz.


Konusu yeterince şey ifade etse de sinematik anlamda konunun güçlü ifadesi gerçekten de takdire şayan. Mükemmel oyunculuklar diyalogun neredeyse minimumda kullanıldığı anlarda iyice doruk noktasında. Ayrıca midenizin ve aklınızın zor anlar yaşayacağı uyarısıyla izlenmesi gerektiğini de hatırlatmalıyım.

Film içerisinde görsel anlamda kuvvetli vurgular seçilmiş ve iyi göndermeler yapılmış. Sembolik göndermelerde bir araç olarak kullanılan, “saat-yüzük ve silah” film içerisinde önemli vurgulara sahip olmuşlar. Bir gardiyanda vücut bulan bahse konu simgelerin film içerisindeki muazzam konumlandırılması birçok alkışı gerektiriyor. Gardiyanların da psikolojik çöküntüsü çok iyi işlenmiş ayrıca.

Teknik olarak tek planda çekilen uzun bir diyalog sahnesi var ki, uzun süre akıllardan çıkmaz. Bu kadar uzun süre içerisinde oyuncuların konsantrasyonu ve ikna kabiliyetlerinden bir şey kaybetmemesi bu sahne için ne kadar hazırlandıklarını akla getiriyor. Çok başarılı.

Ama ben en çok, yeni başlayan kar sırasında, bahçede sigara içen gardiyanın az önce dövdüğü mahkum yüzünden ellerinde oluşan yaralara değen kar tanelerine baktığı sahnede dağıldım.!!! Tek kelime ile muhteşem…

Yönetmenin ilk filmi olduğunu belirteyim ve uyarımı yapayım. Kesinlikle izleyin…

Ek bilgi:

Battaniye Protestosu (Blanket Protest) :
14 Eylül 1976 yılında tutuklanan Kieran Nugent tarafından, hapishanenin verdiği üniformayı giymeyi reddederek başlamıştır. Bu olayın duyulmasıyla tüm yeni gelen mahkumlar protestoya katılmışlar ve üniforma giymeyi reddetmişlerdir. Bunun önüne geçmek isteyen hapishane yönetimi, üniforma giymeyi reddeden mahkumların odalarında bulunan eşyaları çıkartmış ve mahkumlara verilen yemeklerde kısıntıya gitmiştir. Direniş kırılamayınca ceza ağırlaştırılmış, yönetim havalandırmaya çıplak çıkılamayacağı bahanesiyle mahkumları 24 saat hücrelerinde tutmaya başlamıştır. Tüm bu olanlardan dolayı IRA, hapishanede çalışan memurlara yönelik şiddet eylemlerine başlamış ve 5 yıllık protesto süresince 19 hapishane memurunu öldürülmüştür. Hapishane çalışanlarına yönelik bu şiddet eylemleri, mahkumlarla gardiyanlar arasındaki gerilimi arttırmış ve bu da 'Yıkanmama' protestosunun başlamasına neden olmuştur.

Yıkanmama Protestosu (No Wash Protest - Dirty Protest) :
1978 Mart'ında mahkumlar, banyoya giden mahkumların memurlardan dayak yediklerini bildirerek, banyoya gitmeyeceklerini, banyo ihtiyaçları için hücreler duş kurulmasını istemişlerdir. 1978 Nisan'ında bir mahkumla bir gardiyan arasında çıkan kavganın neticesinde mahkum tecride götürülmüştür. Tecritte arkadaşlarının dayak yediğini duyan diğer mahkumlar hücrelerindeki mobilyaları parçalamışlardır. Buna karşılık hapishane idaresi odalardan tüm eşyaları çıkartmış, mahkumlara sadece bir şilte, bir battaniye ve tuvalet ihtiyacı için de birer lazımlık vermiştir. Buna karşılık mahkumlar hücrelerinden çıkmayı reddetmişlerdir. Mahkumların hücrelerini terk etmemesi sebebiyle hücreler temizlenemiyor ve lazımlıklar boşaltılamıyordu. Boşaltılamayan lazımlıklarda biriken "artıkların" fazlalaşması sebebiyle mahkumlar bunlarla duvarları sıvamaya başlamışlardır. Böylece 'Yıkanmama Protestosu' doğmuştur.

Not: Ek bilgide yer alan bilgiler,filmin altyazıları ile birlikte gelen notlardan alınmıştır.

3 Mart 2009 Salı

İKİ ÇİZGİ

İki Çizgi vizyona girmeden önce belli başlı birçok festivali gezdi. Dünya prömiyerini 65. Venedik Uluslar arası Film Festivali’nde, Türkiye prömiyerini de 45. Altın Portakal Film Festivali’nde yaptı. Gezdiği ülkeler de Norveç, Yunanistan, Brezilya, Tayland, İtalya, Mısır, Rusya, İngiltere, Hollanda, Almanya, Güney Afrika ve Avusturya… İnsan ister istemez film buralarda vizyona girmeden geri dönüşleri merak ediyor(du). Genelde film yurt dışından olumlu eleştiriler almıştı. Özellikle de İtalya’dan. Ben de yurdum seyircisinin tepkisi ne yönde olacak çok merak ediyordum. Hayır, yani zaten ilgi gösterilmeyecekti de, ne kadar az ilgi gösterip ne kadar çok beğenmeyecek olacak, onu merak ediyordum.



Aklımdaki tahminde yanılmadım. İlk haftası olmadan “çok sağlam” eleştiriler aldı film. Beğenildi, beğenilmedi, ama bu kısma sonra geleceğim. Filme geçelim.





İki Çizgi ne en iyi Türk filmi, ne de en kötüsü. Ne büyük bir klişe ne de büyük bir orijinallik taşıyor. Zaten böyle bir hedefi de yok. Sancısı başka, derdi başka. Ne bir çok mekanda geçiyor film, ne onlarca oyuncusu var, ne de milyon dolarlık bütçesi. Ama elindeki avucundakini de son dirhemine kadar çok iyi kullanan, bundan daha iyisi çok zor olabilecek bir film olarak da karşımıza çıkıyor. Eğer asıl merak ettiğiniz kısım “Film iyi mi?” ise cevabım “Evet, iyi”… Bundan sonrasını okumak istemek isteyenlere de neden iyi olduğunu anlatmaya çalışacağım.






KARAKTERLER
Filmin merkezine oturan karakterimiz Selin (Gülçin Santırcıoğlu). Kendisi artık orta yaş dediğimiz bölüme gelmiş, işi gücü yerinde, maddi olarak özgür, her hangi bir kelepçesi olmayan, güzel zevkleri olan, çok da “bizden” farklı olmayan bir bayan. Ona eşlik eden karakterimizse Mert. Henüz gençlik rüzgarını ensesinde hisseden, fotoğrafla uğraşan, maddi olarak Selin’den beslenen, bulduğu fırsatlarda da gençlik açlığını, fantezilerini gidermeye çalışan, toy bir çocuk diyebiliriz. Evet, bu da bizden.




Artık uzun bir ilişkinin (3-4 yıl belki) getirdiği sorumluluklar yük olmuş, ilişkinin tadı tuzu kaçmış, eskiden paylaşılan bazı şeyler gitmiş, sadece ihtiyacı şeyler karşılanır olmuş, çoğu çiftin yaşayabileceği bir soğuklukla giden bir yaşantının arasına dahil oluyoruz birden İki Çizgi’de.
Film çok güzel bir tiyatral sahneyle açılıyor. Buradaki oyun kadar, gerçekle oyun arasındaki farkın hissedilebilir olması da göze çarpan ilk şey. Zaten filmin geri kalan her yerinde de birçok metaforlarla karşılaşıyoruz. Örneğin hemen peşinden bizi oyuncak bir ayı karşılıyor. O ayıcık onların iyi ve kötü (çok kötü) anılarına tanıklık eden, sevimlilik temsilcisi tabii. Film “çooook” durağan diyemeyiz. Örneğin güzel bir “hırsız” olayı filmin başlangıcına eşlik ediyor. Ve film metropolden çıkıp bir yol hikayesine katılıyor. Biz de böylece karakterleri biraz daha iyi tanıyoruz.

Filmde diyalog sayısı az diyebiliriz. Bu tip örnekleri İtalyan, Fransız filmlerinde hatta Kim –Kiduk sinemasında da görebiliriz. Bu bir tercih olarak karşımızda elbette. Bazı eleştiriler “orada şu nasıl denilmez, erkek karakter nasıl susar” gibi şeyler var. Zaten filmin özelliği de bu. Filmde aslında konuşma var, ama sadece konuşulmayan kısımlara biz eşlik ediyoruz. Çünkü bu filme dırdır bırbır konuşmak hiç mi hiç yakışmazdı. Örneğin filmde çift bir anda tatile çıkıyor. Normal bir filmde o tatil kararı alınıp yola çıkana kadar en az 5 dakika geçerdi gereksizce. Zaten kurguda atılan “tatile gidelim mi?” tarzı planların olduğunu biliyoruz (artık siz de biliyorsunuz:))Bu tamaiyle bir seçim yani. Güzel de bir seçim. Sessizlik, konuşmamak eğer yerince kullanılırsa konuşmaktan çok daha iyi bir etki yarattığı biliniyor ve Selim Evci de bunu henüz ilk filmi olmasına rağmen iyi kullanıyor. Ayrıca bu “boşluk” izleyicinin kafasındakileri beyninde yankılanmasına,ardından hoş bir empatiye yerini bırakıyor. “Ben olsam orada bir tokat atardım, görürdü” veya “aa niye sarılmıyorlar ki şimdi” tarzı her izleyende bir şey canlanıyordur.


DOKUNMA KORKUSU
Tabii ki film sinopsisini tüm genlerinde taşıyor ama bir çok metafor da alt metin oluşturuyor biz “kurcalamayı seven” izleyicilere. Örneğin çok güzel bir kaplumbağa planı var filmde. Şehirli bir kadının ürkekçe kaplumbağaya erişmeye çalışıp başarısız olması gibi tanımlanacağı gibi, hem evli, hem evsiz sayılabilecek, evini sırtında götüren, asla o bakımda özgür olamayan, hayatı yavaş ama çok uzun yaşan bir “karakteri” elde etmeye çalışıp erişememekte çıkacak onlarca anlamdan birisi olabilir. Aynı planın tabii o kadar iyi kesilip “acaba hayal mi gördü” sorusu da peşi sıra geliyor.



Filmin bence en güzel sahnesi olan ayçiçeği tarlasındaki “Ben”lik duygusu gerçekten tavan yapıyor. Toplumda herkesin “ben” olduğu şu yaşamda “aman bana ne ki, o ‘ben burdayım’” desincilik oyunu çok zekice kotarılmış olarak zihinlerimizdeki yerini aldı açıkçası.
























(Spoil olabilir bu paragraf)
Elbette bu tip düşündüren imgelerin, sahnelerin bir amacı var. Onların çoğu da bizi filmin sonuna taşıyor. Artık o sünepelikten çıkışın, sevgiyle sevişmekten tecavüze, bir erkeğin (hem de toy, naif bir erkeğin) nasıl geçtiğini, neden geçtiğini tüylerimiz diken diken izliyoruz. Buradaki oyunculuk da çok iyi açıkçası(filmin genelindeGülçin harika, Kaan’sa idare eder seviyede). Tabii ortada bir tecavüz var mı yok mu, kurulan fantezinin devamı mı, aslında kadın karakter hiç de razı değil gibi mi yoksa rahatsız gibi davranıyor oluşunun da fantezideki bir yeri mi… Bu ve bunun gibi sorular da senaryonun (ki 4 yılda yazılmış senaryo) bir diğer başarısı olarak göze çarpıyor.

Filmde hiç “kesin şudur, budur” diyebileceğimiz bir şey yok. Filmin bir sonu yok. Filmin sonunu biz yazıyoruz. Daha önceki sahnelerde de durum aynı. Kendimizden bir şeyler filme katabiliyor, yola beraber devam edebiliyoruz. Sinyal lambasının tiktaklarından dünyaya bir aynadan bakabiliyor, dilek ağacındaki bir dilek olabiliyor veya kurulan fantezideki yan bir karakter olarak objektiften filme geçebiliyoruz. Evet bunun da adı başarıdır.

Film hakkında aslında çok yazılıp çizilebilir ama özetlemiş olduğumu düşünüyorum bazı şeyleri. Lakin film eleştirmekle çamur atmak arasındaki “ince çizgiye” biraz parmak basmak istiyorum.


ÇAMURSAL ELEŞTİRİ
Bazı ünlü sinema portallarında Selim Evci’nin kısa filmci kimliğinin film eleştirilerine etiketlendiğini görebilmekteyiz. Doğrudur veya değildir burası tartışılır ama tartışılmayacak şey, “kısa filmin” kötü bir şeymiş gibi lanse edilemeyecek kadar ciddi bir uğraş olduğudur. Bilen bilir ki kısa film yapımı uzun filme göre oranla daha zordur. Ayrıca araştırmacı gözlerin göreceği gibi insanı normal bir uzun filmden çooook daha etkileyen kısa filmler mevcuttur. Yurt dışında kısa filmler birer dal olarak gösterildiği gibi usta yönetmenliğe giden yolda da bir adım olarak gösterilmektedir (bizde ise bir hakaret gibi gösteriliyor). Aynı araştırmacı gözlerin göreceği gibi usta yönetmenlerin başlangıcında kısa filmler vardır ve bazıları aralarda da kısa filmler çekip bu açlıklarını gidermektedirler. “Kısa filmci” yapıştırması yakıştırma değil çamurdur özetle bizde. Yoksa gerisi zevke-renge girer. Antonioni yakıştırmasına bir yerde katılıyorum (ki bu bile bizde bir hakaret malzemesi olarak kullanılıyor. Keşke Antonioni usta gibi film çekebilen yönetmenlerimiz olsa). Ama biliyoruz ki yönetmenin ustaya saygısı var ama senaryoda ve çekimde “durun şöyle şöyle yapalım da sevgimi belli edeyim” gibi bir kaygısı olmadığını da biliyoruz. Bazen aynı şeyi iki beynin de düşünebildiği gerçeği gibi. Buna en iyi örnek de bu filmin senaryosu yazılmaya başlandığında Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler’inin henüz çıkmadığıdır (harabe sahnesine hitaben)


İki Çizgi’yi muhtemelen çok az kişi izleyecektir vizyonda.Ama kısa süre sonra festivallerde daha sonra DVD’de, çok daha sonra da TV’de fırsatınız olursa izlemenizi öneririm türün sevenlerine. En azından ağzınızda bir tat bırakacak, senarist ve yönetmen Selim Evci’nin sonraki çalışmalarını merakla bekleyeceksiniz. Ki öğrendiğimiz kadarıyla sonraki yapımlarda bu filmi göz önünde bulundurursak çok şaşıracağımız sürprizler bizleri bekliyormuş.
Not: 7.1

17 Şubat 2009 Salı

Selim Evci'yle İki Çizgi üstüne röportaj

"Ben bir hikayesi olan herkesin film çekmesinden yanayım. Bu bir zenginlik, asla kirlilik değil!"


27 Şubat 2009 tarihini bir yere kayıt edin... O gün, yüzlerce salonda olmasa da, İki Çizgi (Two Lines) Türk izleyicisiyle buluşacak. Şu ana kadar yerli yabancı basından gayet olumlu eleştiriler alan filmin yazar-yönetmeni, bağımsız sinemacı Selim Evci ile hoş bir röportaj yapma şansı elde ettim. Paylaşayım istedim. Afiyet olsun :)


Volkan: 27 Şubat'ta ilk uzun metrajlı filminiz, İki Çizgi vizyona girecek hepimizin bildiği gibi. Tarifi zor bir duygu olduğunu biliyoruz ama yine de Selim Evci, vizyon tarihine bir kaç hafta kala neler hissediyordur, neler yaşıyordur, bilmek isteriz.




Selim Evci: Evet, bugün itibariyle tam iki hafta kaldı. İki Çizgi benim için yıllar öncesinden başlayan bir serüven, yani İki Çizgi’yi ilk kez düşünmeye başladığımda bugünü nasıl yaşayacağım çok net değildi gerçekten. Fikri seyirciye ulaştırmak çok güzel bir duygu, heyecan verici. Umarım seyirci sinema salonundan çıktığında "İyi ki izlemişim" der.



Şu güne kadar İki Çizgi hangi ülkelerde hangi festivalleri ziyaret etti? Bu yerlerden nasıl tepkiler aldınız? Eleştirmenlerin ortak paydası ne yöndeydi ve bunlar sizi nasıl etkiledi?



20’ye yakın ülkede festivaller aracılığıyla gösterildi. En önemlileri Venedik Film Festivali ve Rotterdam Film Festivali'ydi. Bunların dışında Arap Ülkeleri, Uzak Doğu, Güney Amerika da gösterildi. Mart ayında Afrika'da bir festivalde gösterilecek. Filmle ilgili okumalar genelde olumluydu. Ortak nokta için şunu söyleyebilirim; filmin Türkiye’den gelen diğer filmlerden ayrıldığını İki Çizgi’nin kent insanının yaşamına pencere açmasının farklı bir yanı olduğunu çok fazla duydum. Genelde Türkiye’den daha otantik filmler izliyorlar sanırım, sınıf atlamaya çalışan ya da kente uyum sağlamaya çalışan karakterlerin hikayeleri... Gelen eleştiriler bende mutlaka bir tortu bırakacaktır ve sonraki çalışmalara yansıyacaktır.


Türkiye'de, özellikle de metropol şehirlerimizde gözle görülür bir "kısa filme rağbet" söz konusu. Festivallerin ve katılımcıların sayısı da bunu destekler nitelikte. Bu artışın asıl nedenini neye bağlıyorsunuz? Ve bu artışın meyvelerini Türk sineması sizce (ortalama olarak) kaç yıl sonra yemeye başlayacaktır?


Kısa film, sinemanın kaynama noktası; çok önemli bence. Son dönem ilk uzun filmlerini çeken yönetmenlerin çoğunun ciddi bir kısa film geçmişi olduğunu söyleyebiliriz. Bu rağbet, bu ülkede bir şeyler anlatmak isteyen insanların çokluğunu gösteriyor bence. Buna paralel anlatılacak, anlatmamız gereken çok fazla hikaye de var bu coğrafyada. Bence meyvelerini yemeye başladık, daha da artacak bu. Ben bir hikayesi olan herkesin film çekmesinden yanayım. Bu bir zenginlik asla kirlilik değil, filmlerin bir belge tarafı da ayrıca zamana tanıklık etme meselesi.



Hem bağımsız, hem de genç bir senarist-yönetmensiniz. Türk sinema camiasındaki zorluklaklar nelerdir? Bunların çözümü için nelerin oluşturulması veya yok edilmesi gerekiyor, biraz özetler misiniz?


Bağımsız olmasaydım film yapmanın hiçbir anlamı olmazdı benim için. Sadece para kazanmak için film yapmak, ticari bir mal ortaya koymak istemem. Şu anda da film yapmanın, para kazanma tarafını değil hatta para harcama tarafını daha fazla yaşıyorum. Fakat bir hikayeyi anlatmayı, hayata , kendime olan borcumu ödemek gibi görüyorum. Eğer İki Çizgi’yi çekemeseydim depresyona girerdim, çektim rahatladım. Dolayısıyla zorlukların pek fazla önemi yok. Parayı başka yerden kazanıp film yapmaya harcayabilirim önemi yok. Paradan bahsediyorum çünkü film çekmenin zorluğu deyince maalesef akla ilk para geliyor. Ama isterseniz her şeyin üstesinden gelebilrisiniz. İki Çizgi’de olduğu gibi sadece bir kadın bir erkek ve bir araba ile doğal bir platoda (doğanın kendisi) geçen bir film yazarsınız maliyetiniz azalır. Bunlar anlatmak istediğiniz mesele için engel olmaz. İmkanlar azaldığında yaratıcılık artar.



İsmi lazım değil, sinemaya bir şey katmayan, gayet özentisiz ve samimiyetsiz olarak vizyona girip milyonlara ulaşan filmlerin yanında, arthouse altında değerlendirilen, dünyaca ünlü festivalleri sallayan ama ülkemizde hiç gişe yapamayan, böylece bir ayı bile doldurmadan vizyondan kalkan filmlerimizin arasındaki uçurumu neye bağlıyorsunuz? Türklerin sinema zevkinde bir sorun olduğunu düşünüyor musunuz?



Filmi yapraken bunun hesabını yapmadım. Seyirci neden şu filmlere gidiyor diye de özel bir derdim yok, bu zaman kaybı olur. Ben sadece seyircinin bahsettiğin diğer filmlere gitmeyerek kocaman bir dünyayı kaçırdığını düşünüyorum. Sinemada çok daha büyük hazların peşine düşmek konusunda sadece önerim olabilir, bunun ötesinde kimseye bunu izleme deme hakkım yok. Bir filmde seyrci 90 dakika gülebilir, oysa o pek fazla gidilmeyen diğer filmlerden sonra hayatınız değişebilir. Karar seyircinin...



Üç Maymun ile bu sene Türkler Oscar'a bir adım daha yaklaştı ama direkten döndü diyebiliriz. Önümüzdeki yıllarda sizce tablo ne olur? Selim Evci Kodak Theater'da yer almak ve ödülle dönmek ister mi?


Cannes’daki En İyi Yönetmen ödülü, en az Oscar’a aday olmak kadar önemli. İyi filmler yapmaya devam etmemiz gerekiyor. Dünya sinemasının son dönem parlayan yıldızı olarak görülüyor Türk sineması; bunun daha da ileriye gitmesi iyi olur. Kodak Theater ile ilgili soruyu cevaplamayayım, sihri bozmayalım derim...


Sadece üreten bir sinesever değilsiniz. Bilginizi paylaşmaktan zevk aldığınızı en azından ben biliyorum :) Şu güne kadar hangi kurum ve kuruluşlarda, öğrencileriniz oldu, olmaya devam ediyor? Eğitim verme süreci daha devam edecek mi?

Teşekkür ederim :) Öğrencilere bir şeyler aktarmak da çok keyifli. İFSAK’ta bir atölyem var, Maltepe ve Beykent üniversitelerinde ders veriyorum. Bunun dışında özel bir atölye açma gibi bir planım var önümüzdeki günlerde, bununla ilgili gelişmeleri http://www.evcifilm.com/ dan takip edebilirsiniz.


Selim Evci'nin önümüzdeki projeleri neler olacak?

İki Çizgi aslında iki hikayeden oluşuyor, bir ikinci senaryo hazır. Fakat şu günlerde üzerinde keyifle çalıştığım bir üçüncü senaryom var buna öncelik vereceğim galiba.


Okuyucularımız İki Çizgi'yi izlemeden önce onlara film hakkında veya sinema hakkında son olarak ne söylemek istersiniz?



İki Çizgi’de seyirci koltuğuna oturup sadece ona anlatılanları dinlemiyor, kendi fikrini sorgulamasını ortaya koyuyor bu sorgulamanın bir fikir noktacığı bıraktığını düşünüyorum. Filmin etkisinin 90 dakika ile sınırlı kalmadığını söyleyebilirim... Filmde karakterlerin yeniden tanımlanmasını ya da bunun çabasını görmek mümkün. Bu durumun seyircide olumlu yönde bir kafa karışıklığı bırakacağını düşünüyorum.

Bir de mutlaka izlesinler ki daha sonra üzerine uzun uzun konuşabilelim : ))


Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim...
______________________________________
VİZYON TARİHİ: 27 ŞUBAT
İNTERNET SİTESİ: http://www.ikicizgi.com/
FRAGMAN-KAMERA ARKASI-SOUNDTRACK ve BİRÇOK FOTOĞRAF İÇİN "TIKLAYIN"
(Not: Röportajı sitesinde yayımlamak isteyenlerin "kaynak" belirtmelerini de rica ederim)

8 Şubat 2009 Pazar

The Reader (2008)

Kate Winslet! Gel evimin hanımı çocuklarımın anası ol! GERÇEKTEN! Seviyoruz seni... Kate ablamızdaki doğal güzellik Hollywood'ta çoğu kadında yok. Bu bir gerçek. Kadın da bu doğal güzelliğini iyi kullanıyor. Öyle kokoş kıyafetlerden kaçınıyor, ağır makyaja gerek duymuyor. Gayet sade ve alımlı bir surata sahip ve mimikleriyle konuşmayı iyi biliyor.

The Reader'dan önce bu özelliklerinin çoğunu Revolutionary Road'ta görmüştük. Görmediğimiz şeyse Kate'in çıplak bedeniydi. The Reader'ın film çıkmadan sükse yapmasının nedeni de işte bu artı puandı: KATE SOYUNMUŞTU! Tabii ki her yere haber oldu, özel sahnelerden oluşturulmuş klipler döndü ve nihayetinde Kate Altın Küre'den fazlasıyla karlı olarak geri döndü. Her iki filmde de döktürüyor kendisi ama The Reader'da ayrı bir "döktürme" söz konusu.

Kate, filmde Hanna adında Alman bir kadını canlandırıyor. Geçmişini çok az biliyoruz. Filmin kitaptan uyarlanmasındaki ilk cesareti buradan görüyoruz çünkü filmin henüz başında karşılaştığımız bu kadın kimdir, necidir, bilmiyoruz. Zaten bilmemiz de gerekmiyor.

Michael ile Hanna'nın hikayesi, minik bir iyilikten sonra başlıyor. 15 yaşındaki Michael, daha önce hiç bir bayanla beraber olmamıştır ama Hanna'ya tutulmuştur (ki Hanna orta yaşlarındadır). Kısa bir süre sonra da Hanna ile aralarında keskin bir ilişki başlayacaktır. Hanna gerçekten aşık mı olmuştur yoksa zevkleri uğruna Michael'ın hormonlarını mı kullanıyordur, burasını filmi izleyince kendiniz görmelisiniz. Konu hakkında söylenecek şeyler harika şeyler değil aslında. Sadece ilginç. İnişi çıkışı pek yok. Orta tempoda ilerliyor, twist söz konusu değil ama etkileyici kısmını doğallığında gösteriyor. Film zaman olarak 2'ye bölünmüş durumda (aslında üç ama üçüncüsü üzerinde pek durulmuyor). İlk zaman diliminde 15 yaş döneminde Michael'in Hanna'ya kitap okuyuşu, Hanna'nın bunu benimsemesi, ikinci etapda da Hanna ile Michael'in aralarındaki ilişkinin yaş farkından dolayı ortaya çıkan derin izlerin ekrana yansımasını izliyoruz. Tabii ortada bazı sırlar var. Bunların neler olduğu filme güzelce yedirilmiş.

Stephen Daldry gayet temiz bir yönetmenlik ortaya koymuş. Sert sahnelerden kaçınmamış, "fazlalığa" hiç bulaşmadan anlatmak istediğini en çarpıcı planlarla göstermiş. Sansürsüz. Tabii bu emeğinin ona Oscar getireceğini sanmam ama 10 yıllık yönetmenlik kariyerinde çok iyi bir adım atmış.
Son paragrafı da Ralph Fiennes'e ayırmak isterim. The English Patient'ı (İngiliz Hasta, 1996) geçtim, The Constant Gardener'da (Arka Bahçe, 2005) beni feci büyülemişti abimiz. İnanılmaz dramatik mimiklere sahip. Hiç konuşmasa bile ne anlatmak istediği anlaşılıyor. Bu sene oynadığı bir diğer film olan ve tarz bakımından The Reader ile olduça farklı kulvarda olmasına rağmen In Bruges'ta da çok iyi bir performans çıkarmıştı. Yine o hüzünlü yüzünü The Reader'da geri getirmiş Ralph. Filmin son sahnelerinin birinde Hanna'nın odasındaki hal ve hareketleri gerçekten görülmeye değer. Biraz sulu göz erkekleri dahi ağlatacak cinsten.
Kötü olmayan insanların da kötülük yapabileceğine dikkat çeken The Reader'daki mini, sıradışı ve çarpıcı aşk hikayesi, bence görülmeye değer. Mart sonunda vizyona girecek filmi şimdiden izlenecekler listenize almanızı öneririm. 8.0/10

6 Şubat 2009 Cuma

Revolutionary Road

Hollywood starı olduğunuzu düşünün. Batan geminin yüzeye çıkan iki değerli yadigarısınız ve sizi bekleyen milyonlara bir tokat indirmek istiyorsunuz. Karşınızda bunu gerçekleştirmek için size yön verecek oldukça iyi ve nam salmış bir yönetmen ve iyi bir de senaristiniz var. Eşlik edecek oyuncular da tam istediğiniz gibiler. Nasıl bir filme dönüştüğünden kısaca bahsetmeliyim.

Frank ve April Wheeler çifti, iki çocukları ile beraber Revolutionary Road’daki evlerinde, deyim yerindeyse, zaman öldüren bir çifttir. Frank sevmediği bir işte 10 saat çalışan bir baba, anne april ise şanssız demekte fayda gördüğüm bir aktristir. Her ikisi de asıl yapmak istedikleri şeyler konusundaki fikirlerini çarpıştırırken, es geçtikleri şeyin ne olduğunu bulmakta zorlanmayacaklardır.

Filmin ağır temposu kendisini son 45 dakika içine saklamış belli ki. İnanmalısınız ki bahsettiğim dakikalar sinema olmaktan çıktı gözümde. Dişlerimi sıktım, yüzümü buruşturdum, en çok da kasıldım diyebilirim. İnanılmaz oyunuculuğu ile Kate Winslet sayesinde zirve yaptı film. İzleyenlerin göreceği çat kapı misafirlik sahnesi birkaç kere daha izlenmeyi hak ediyor.Filmimizin delisinin!!! önemli performansına da ayrıca dikkat çekilmeli.Michael Shannon gerçekten klastı. Leonardo Di Caprio diğerlerinin yanında biraz sönük kalmş desek ve geçiştirsek yeterli sanırım.

Ama asıl alkışlar en çok da Kate Winslet için gelmeli.Karakterin duygu geçişlerini mimiklerinde bu kadar net hissettirebilen oyuncu gerçekten nadir bence.Ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunun bariz ispatlarından birisi.

Alttan alta sorgulanan konulara ilişkin yapılan göndermeler ve geçişler de oldukça başarılı. Modernizmin ağır bir de eleştirisi var ayrıca bünyesinde. Dönemi iyi yansıtan sade planlar ve abartılı ışık oyunları ile de bir geçer not daha alıyor gözümde. Ve en büyük tokatını da sonunda atıyor size.( Tokadı twist şeklinde kullanmak yerine, size oda hapsi vermesi gibi algılayın lütfen!.)

Bittiğinde, nefes alamaz halde bulduysanız kendinizi, muhtemelen artık siz de filmin karakterlerinden biri oldunuz demektir. Wheeler çiftinin nevrotik, zamansız çıkışları ve belirsiz hayallerinde siz de bir parçasınız artık.

Hayallerinin gitgide kendilerini bilediği bir hayatta, yeni bir şeyler yakalama çabasına ilişkin bir film bu. Kazanacaklarınızın, kaybedeceklerinize olan izansız oranını bilemeden, gerçekleşmesi için çabalanan bir yaşama güdüsünün kimi zaman paramparça kimi zaman tümleyici tasviri bu film. Kaçırmayın…

29 Ocak 2009 Perşembe

Doubt

Pulitzer ödülü John Patrick Shanley tarafından yine aynı isimle bir tiyatro oyunu olarak yazılmış bir uyarlama ile karşı karşıyayız. Filmin güçlü oyuncu kadrosunda Meryl Streep ve Philip Seymour Hoffman ve Amy Adams arzı endamdalar. Her ikisi de hiç şüphe götürmeyecek şekilde oyunculuklarının evvela kendileri tadını çıkarmış. Oscar yolculuklarında da performansları ile aday olmalarını filmi izleyince oldukça yerinde buluyorsunuz zaten. Keza döktürmüşler… Bir de filmde ayrıca olayı yemiş bitirmiş oyuncu var ki adını anmadan olmaz. Viola Davis… Kadın resmen ağlattı beni… Oyunculukların şahaneliği karşısında etkilenmemeniz neredeyse imkânsız. Sayın Streep öyle bir döktürmüş ki izlerken nerdeyse beni bile sindirdi.!!!

Kuşkunun ne denli tehlikeli olup, insanı aslında karara ne denli yakıştıracağının filmi bu. Basit, yoğun ve ağır bir film olduğunu belirtsem de, filmi izlerken zamanın hiç de ağır geçmediğini belirtmek isterim.

Disiplin ve korkunun mutlak gücüne inanan Rahibe Aloysius Beauvier(Meryl Streep) tarafından yönetilen bir okulda Peder Flynn(Philip Seymour Hoffman), bu okulun katı kurallarını sona erdirmek için uğraşırken çarptığı şey derin kuşkulara sahip bir kadından öteye geçiyor. Filmin temasından kaynaklanan bu şüphe durumu sinefillere fazladan fazladan endorfin salgılatacak kadar iyi kotarılmış.

Filmin izlerken rahatlıkla görebileceğiniz “temsiller” o derece başarılı ki kocaman kocaman tebrikler gönderiyorum buradan. Sembolize ederken düşülen hatalar yerine, kolay kavramaya yönelik ve asıl meseleyi sorgulatan yapısı ile sıkıcılıktan uzak ve üzerine düşünmeyi çağrıştıran bir sistematik tercih edilmiş. Henüz izlememiş olanlar için bunları deşifre edecek değilim tabii ki de ama oldukça katı kurallar içinde kendince anlamlar yükleyen Meryl Streep karakateri için bu semboller oldukça iyi yerleştirilmiş.

Filmi kesinlikle görmek lazım diye düşünüyorum. Bir şekilde izleyin derim ve sonlandırmak isterim.

"bir kez şüpheye düştün mü karara vardın demektir." (othello)

24 Ocak 2009 Cumartesi

Angst (1983)







“Angst” kelimesi Türkçe’de karşılığı olmayan Almanca bir kelime. Tanımına gelince, "Yabancılaşma ve yalnızlığın beraberinde getirdiği varoluşsal sıkıntı ve korku" demek. Dönüp geçmişe baktığımızda, sinema dünyasında “korku” hissini bizlere yansıtan pek çok kahramanla karşılaşırız. Ama benim bahsettiğim, filme adını veren cinsten bir korkuya, seri katil/katil biyografilerinden yola çıkan ve polis-katil paslaşmasından ziyade katil gibi düşünmeye sevk eden filmlerde rastlarız.




Kahramanımızın bir adı yok ve filmin tamamında anlatıcı da bizzat kendisi. IMDB’de “The Psychopath” diye geçiyor. Aralarında Shining’teki hâliyle Jack Nicholson, Henry: Portroit Of A Serial Killer’daki Michael Rooker dahil, on tanİtalike psikopatı bir araya koyun ve bunlardan birisi de Angst’taki olsun. En psikopatını seçmeye kalkın ve bu rol için biçilmiş kaftanın Erwin Leder olmadığını söyleyin, ben de size kafa göz dalayım.


Film hapishanede son saatlerini geçiren Psikopat’ın yemek yemesiyle başlıyor, tıraş olmasıyla ve bu sırada da neden hapishanede olduğunu ve genel ruh hâlini açıklamasıyla devam ediyor. “…Bana rüyalarımı sorduklarında onlara çiçeklerden bahsettim. Çiçeklerden. Her zaman sadece çiçeklerden. Aklımda, istediğim her şeyi hayal edebilirdim. Bu dürtüyü kullanmak için yapmam gereken tek şey bütün duygularımı dışa vurmaktı. Kodeste tek başıma olmam benim için iyiydi. Ama şu insanlara işkence yapma dürtüsü bastıramadığım tek şeydi… Biliyorum yine yapacağım, ama bu sefer yakalanmayacağım çünkü bir planım var. Tüm detayları gözden geçirdim. Tek yapmam gereken biriyle tanışmak…” Ve elinde bavulu, bir süre yürür, gördüğü ilk açık olan kafeteryaya girer. Parmaklıklardan kurtulduğu andan itibaren bir saat geçmeden plânlarını (!) gerçekleştirmeye başlar.


Kullanılan müthiş kamera açılarıyla, kahramanımızla birlikte koşuyor, kaçıyor, daha da önemlisi korkuyorsunuz. Ve bu korku, annem duyarsa da beni eşek sudan gelene kadar döverse, diye bir korku değil. Anne ve de aile, dolayısıyla aidiyet kavramınız zaten yok. Hayatınızın yarısından fazlası hapishanede geçmiş. Sınırınız yok. İnsanların dikkatini onları korkutarak çekmek sizi tahrik ediyor ve onlara şiddet uygulayarak tatmin oluyorsunuz. Partnerinizin kıçına attığınız zevk tokadının bir üst seviyesi gibi düşünün. İnsan bilincindeki, en şekillenmeye müsait olmayan dürtüler seks ve şiddettir. Ve bu iki eğilim, size, doğru ve yanlış kavramları küçük yaşlardan itibaren öğretilmediği için, bir aradayken anlam kazanırlar.



Cinayet işlemek de bu sebeplerden gayet doğal bir hâl alır. Ama alışık olduğumuz şey, plân varsa ona bağlı kalınması, katilin soğukkanlı olması ya da bir anlık heyecana kapılıp sonunda pişman olmasıdır. Ama burada bahsi geçen adamın ciddi rahatsızlıkları var ve tedavi edilebilecek türden olduklarını sanmıyorum. Kült film The Texas Chain Saw Massacre’deki ailenin gerçek hayattan, sosyal yaşamın sabit değerlerinden ve ahlâk kavramından uzakta sürdürdükleri hayatı bu adam tek başına ve tam da modern hayatın göbeğinde yaşıyor. Ani kararlar alıp tüm plânını bir anda iptal edebiliyor. Birisi gözlerinin içine baksa düşündüklerini anlayabileceğinden korkuyor. Kendini ele vermemek için vücudundaki kanı temizliyor, üzerini değiştiriyor ama cesetleri arabanın arkasından çıkarmıyor. Polise, filmin başında gözüne kestirdiği iki kıza ve aynı kafeteryadaki diğer iki kişiye, bagajı açıp da cesetleri gösterirken, onların hissedeceği şaşkınlıktan ve korkudan büyük keyif alıyor.


Kesinlikle emin olarak söylüyorum ki dönemini bırakın şimdilerde bile bu kadar gerçekçi ve yakın plandan cinayet sahneleri bulmak çok zordur. Böylesi bir psikolojiyi normal dediğimiz, ruh sağlığı yerinde olan bir yönetmenin ve senaristin seyirciye yansıtabilmesi imkansızdır. Avusturyalı yönetmen Gerald Kargl, öncesinde olduğu gibi Angst sonrasında da ortadan kaybolmuş. Senaryoyu birlikte yazmış olduğu Zbigniew Rybczynski öncesinde olduğu gibi animasyon ve kısa filmler yazıp çekmeye devam etmiş ve uzun metraj hiçbir projede de yer almamış.

Sözün özü psikopat olunmaz psikopat doğulur. Angst sinema tarihi için en mühim filmlerden biridir. Henüz izlememişseniz elinizi çabuk tutmanız da sünnet değil farzdır.