Bilmiyorum size de oluyor mu bu; yönetmen orta hallidir, yani çekebileceği film bellidir, mucize beklemezsiniz, sınırlarını ne kadar zorlayabilir ki dersiniz, bu yüzden büyük beklentilerle salona gitmezsiniz ve muhtemelen de o koltuktan üzülerek ayrılmazsınız. Genelde, yönetmen sizi şaşırtmaz. Açıkçası The Hangover öncesinde de böyle olmuştu bana. Büyük beklentilerim yoktu. Amerika'da bu filmin reklamı acayip çok dönse de, buralarda pek gözükmedi, çok salonda da kendisini göstermedi zaten ama karşılaştığım tablo beni dumur etmeye yetti diyebilirim.
Road Trip ve Oldschool gibi kendi çapında komedi filmlerine imza atmış olan Todd Phillips, Hollywood semalarında çok da görmeye alışık olmadığımız bir tarzda karşımıza çıkıyor The Hangover (Felekten Bir Gece) ile. Phil (Bradley Cooper), Alan (Zach Galifianakis), Stu (Ed Helms) ve Doug (Justin Bartha) bir araca doluşup Vegas'a "Bekarlığa Veda Partisi" için giderler. Evlenecek olan Doug'tur ve başına geleceklerden habersizdir. Tabii ki Vegas'ta içerler güzelce, eğlenirler ama ertesi gün uyandıklarında bir sorun vardır! Suit hiç de normal değildir ve kimse gece ne oldu hatırlamamaktadır. Hem de hiç bir noktayı. Daha kötüsü, Doug ortada yoktur nikah öncesi. Bu olayın aile tarafına yansımaması için her şeyi çözmeliler ve Doug'ı bulmalılar. Tabii ki banyolarındaki kaplan onları yemezse! Ha bir de bebek var...
İşte böyle onlarca bilinmeyenli bir senaryoyu iki gün öncesine gidip izliyoruz. Sondan başa doğru aksiyon filmlerine oldukça benzer bir kurgu yapısında ilerliyor film ama tek farkı komedi olması. Her sahnede bir ipucu yakalıyorlar bu üçlü ve o ipucunu takip ederek gece ne yaptıklarını araştırıyor. Bu sırada da tabii ki izleyenler gülme komasına giriyor çünkü film son derece komik. Yani "komedi görecelidir" iletisi burada işe yaramıyor. Bu film komik ve bu filme güleceksiniz. Çünkü her bir karakter son derece empatiye açık. Tüm karakter zemini çok iyi tasarlanmış ve kısa sürede kendisini çok iyi ifşa edebiliyor. karakterleri çok seviyorsunuz ve yaptıklarına gülüyorsunuz. Söylediklerine gülüyorsunuz. Özellikle de Alan'ın (sakallı olan) söylediklerine ve mimiksizliğine kopuyorsunuz. Filmin sonuna kadar da bir çok absürd karakter giriyor çıkıyor ve merak duygusu hep yukarıda tutuluyor. Hatta film bittikten sonra bile filmi bir kaç dakika daha izleyeceksiniz yani. Sakın sinemadan hemen çıkmayı düşünmeyin. Hem de bunlar filmi tamamlayan şeyler olduğu için "akan yazılarda gülen insanlar" olarak bir ilke imza atabilirsiniz.
Filmi daha fazla anlatmak spoiler'a neden olacak. Çünkü kendi içinde minik ama çok güldüren sürprizler barındırıyor ve filmin ne kadar iyi olduğunu anlatmak için bunları açıklamaya gerek yok. Ama bilmelisiniz ki bu filmin gidiş hattı genelde sizi ters köşeye yatırıyor. O yüzden "yönetmenin kendisini aştığını" düşünüyorum zira klişelerden sıyrılmış, Amerikan rüyasının diğer tarafını gösteren, biraz da alışkanlıklara değinen, kadınlara, Çinlilere ve polislere dokunduran, kökeninde aslında hiç de masum olmayan bir temel barındırıyor. Bu film çok düz de çekilebilirdi. Standart kurgu taktikleriyle de gülebilirdik ama asla bu kadar iyi olamazdı. Şu anda film 250 milyon dolarlık gişesiyle Amerika'da gelmiş geçmiş en çok gişe yapan 46. (zaten gişedeki başarısı ikinci filmin en büyük nedeni) film durumunda mesela. IMDB puanı inanılmaz yüksek ve yorumların %98'i olumlu. Eksiklikleri yok mu? Var tabii ki ama bu filmin asıl amacını yerine fazlasıyla getirdiği gerçeğini etkilemiyor; film salya sümük güldürüyor a dostlar kısacası. Film bir fenomene dönüşürse hiç mi hiç şaşırmayacağım. 8.8/10







Arada bir geriye gitmekten zarar gelmez diye düşünüyorum. 13 yıl öncesine gidiyoruz ve Amerikada yarım milyona yakın bir hasılat yapan Jude'un hazin öyküsünü tekrardan hatırlayalım istedim. İstedim çünkü araştırdığım kadarıyla, kalitesine göre oldukça underrated bir film kalmış kendisi. Ülkemizde de durum böyledir diyerekten, filmin üzerinden, biraz da spoiler vererek geçmek hoş olur diye düşündüm.


Çizgi roman adaptasyonları gişede fazlasıyla tatminkâr sonuçlar almaktan da öte, rekor rakamlarla yapımcı firmaların ağızlarını sulandıran prodüksiyon devlerine dönüşmüşlerdir. Tüm zamanların en yüksek gişe hasılatı yapan 50 filmi sıralamasında The Dark Knight, Spider-Man Trilogy ve Iron Man'in yer alması bile çizgi romanlara pastanın hatrı sayılır bir diliminin düştüğünün göstergesidir.
X-men üçlemesinin toplamda milyar doları sollayan hasılatı elbette yapımcıları bu serinin etinden, sütünden ve yumurtasından faydalanma hırsıyla daha da kızıştırdı. 2007 yılında bu sefer de Origins adıyla X-Men karakterlerinin geçmişlerine dadanacaklarını ilân eden Fox Entertainment ilk iki projesini duyurdu; X-Men Origins: Wolverine ve X-Men Origins: Magneto.
Filmin maalesef yegâne sorunu şiddet öğeleri değil.
Filmin Los Angeles galasında yaptığı açıklamada "Sadece iyi ve kötünün mutlak mücadelesini X-Men konseptiyle anlatmaya çalıştım, daha genç ve daha geniş bir kitle benim için de yeni bir deneyim olacak." diyerek aslında bizi neyin beklediğine dair kendince uyarmış yönetmen ancak bir markayı Gavin Wood'a teslim eden Fox Entertainment ekibinin kafasından neler geçtiğini merak ediyorum, hoş bu merakı paylaşan başkaları da varsa muhakkak Kevin Smith üstadın Superman Returns'ü yönetmesi için kendisiyle iletişime geçen Fox Studios ekibiyle yaşadıklarını anlattığı konuşmasını YouTube'dan bulmalarını öneririm, yapım şirketleri ve stüdyoların dangalaklığı üzerine "Kevin Moore"vari bir şaheser ve sanmıyorum ki Wolverine'in akıbeti çok da farklı olmuş olsun Superman'inkinden.







