27 Şubat 2010 Cumartesi

Paranormal Activity


SİNEMA, BAZEN DE BÖYLE BİR ŞEY İŞTE

2007’de Screamfest Horror Film Festival’ini izleyenlerin dillerinden düşüremediği bir filmdi Paranormal Activity. Tabii ki izleyenlerin sayısı çok fazla değildi o zamanlarda, sadece filmi izleyenler kendilerini şanslı sayıyordu zira bu film, festivallik bir filmdi. Blair Cadısı’nın izinden giden, 15.000 dolarlık acayip düşük bir bütçeyle çekilmiş, ilginç, paranormal bir film olduğu için beyaz perdede bu film görülemezdi elbette. Aradan 2 yıl geçtiğindeyse, herkes yanıldığını gördü. PA, çoğu ülkede pek çok salonda vizyona girdi ve sadece Amerika’daki gişesi 100 milyon doları geçti. Dünyanın en korkunç filmi değil PA, ama kesinlikle bir PAzaralama harikası diyebiliriz.

Katie ile Micah’ın hikayesine tanık oluyoruz PA’da. İzlediğimiz şey, bu çiftin kayıt görüntüleri. Çiftin kendilerini kayıt altına almalarının nedeniyse Katie’in evde “garip” olayların döndüğüne kendisini inandırması. Evde garip sesler duyması, bir şey gördüğünü düşünmesi, bir şeylerin fısıldaması, bir şeyin dokunduğunu hissetmesi gibi paranormal olaylar sonrası, sevgilisi Micah’ın eve bir kamerayla gelip, bunu ispatlamaya çalışmasını konu alıyor PA. Yatak odasına kamera yerleştiren çift, Katie’yi neyin veya nelerin rahatsız ettiğini görüntülemek istemektedir ama bir süre sonra olaylar hiç de tahmin ettikleri gibi gitmeyecektir. Kendilerine dadanan bu “şeyden” nasıl kurtulacaklardır bunu izlemekteyiz.

İBLİS GİBİ GELİN

Filmin tamamı bir evde geçiyor. Burası yazar-yönetmen Oren Peli’nin evi olmakta. Film için bir yıl boyunca evini düzeltmiş, tasarlamış. Çekimler de bir hafta kadar sürmüş. Haliyle filmden çok şey beklememeniz gerekiyor. 1 haftada eli yüzü düzgün kısa filmler anca çekiliyorken hele. Blair Cadısı, Cloverfield gibi aksiyon kameralarına alışıksanız, filmin atmosferine girmeniz daha kolay olacaktır. Film görüntüden daha çok sesin gücünü kullanıyor. Evin bir köşesinden gelen tıkırdılar, ayak sesleri, karakterlerin kendi olağan sesleri hatta sessizlikler oldukça başarılı. İnsanlar yataklarında masum masum uyurken olabilecek şeylerin korkusunu seyirciye çok iyi veriyor film. Bunu yaparken de bir görüntü sunmuyor izleyenlere. Blair Cadısı kadar da değil ama yöntemi daha başarılı. Kaçma-kovalamadan ziyade, kafanızdaki korktuğunuz şeyi size gösteriyor film. Bu şu demek; bu filmden ya korkarsınız ya da kesinlikle korkmazsınız. Mesela ben, eğer uyuma sırasında evin bir köşesinden bir tıkırtı, alakasız bir ses duyarsam, kalkar bakarım. Bir ses varsa, bunu çıkaran bir şey de olmak zorunda diye, işin kaynağına inene kadar durmam. Takıntı haline kadar getirir ve o günkü uykumu piç ederim. O yüzden bu filmi izledikten sonra birkaç gün pek rahatça uyuyamadım desem doğrudur. Eğer siz böyle şeylere tedirgin olmuyorsanız, “kedidir, kedi” deyip geçiyorsanız, hatta duymuyorsanız, bu filme de en çok gülersiniz.

Tabii film korkutsa da, güldürse de bu filmi iyi bir film yapmıyor maalesef. Oyunculuk gerçekten kötü. Oren’in amacı, çifti izlerken kafamızda gerçekten de bir çift izliyoruz izlenimi oluşturmakmış, tamam, o kısmı başarmış ama gündelik hayatta da çiftler böyle değildir. Bir birlerini seven çiftler hele. Hani film, konusu gereği film gibi gözükmek istememiş ama arada bir yerde de sıkışmış kalmış. Yönetmenlik sınıfta kalıyor. Diğer kötü yanı da diyaloglar. Çoğu sahne doğaçlama oynanmış. İçten geldiği gibi. Bunu David Lynch yaptığında oluyor da, Oren gibi biri yapınca tam olmamış. Filmin amacına ters düşmüş, akıllarda yanan ilk konuşma balonu “Bunlar çok yapay konuşuyor yahu, film icabı resmen”… (Dip not: Oren, Mortal Kombat 3 adlı ünlü dövüş oyununda programcılar arasındaymış)

MELEK GİBİ DAMAT

Kıytırık bir festival sonrası durum, bir halı saha maçından futbolcu keşfeden Alex Ferguson’a dönüyor ve Oren, Paramount Pictures ile el sıkışıyor. Buradan sonrasıysa pazarlama departmanının yeteneklerine kalıyor. İddialı demeçler, gizemli fragmanlar, Steven Spielberg yorumları, üç farklı son, çok salonda gösterimler filan derken Blair Cadısı Efekti katlanarak artıyor ve izleyiciler arasında bir fenomene dönüşüp inanılmaz bir gişe yapıyor. Şöyle düşünün, 1 haftalık çekimler için 500 dolar alan oyuncuları, daha sonra 10 milyon dolar gibi bir parayla taçlandırılıyor. Paranın kokusunu uzaktan hoş duyan Paramount da (böyle değildi bu sanki?) filmin ikincisinin geleceğini duyurdu. Böylelikle, bağımsız sinemadan orta şekerli bir filmin de köküne kibrit suyu dökülmüş oldu. 7

21 Ocak 2010 Perşembe

The Lovely Bones


Hani derler ya rüya gibi bir film diye, işte bu onlardan birisi.


Peter Jackson beklentilerinizi yüksek tutmanız gerektiren bir yönetmen olduğunu kanıtlamış birisi ve bunun sonucu olarak da filmi izlemeden önce göz attığım Lovely Bones kritiklerinde hep aynı “beklenti” yorumlarını okudum. Vasat bulduklarını söyleyen büyük çoğunluğa hınzır bir gülümseme ile hadi oradan…


Oyunculardan Susan Sarandon resmen döktürmüş. Son yıllarda gördüğüm en iyi performansıydı. Onun yanı sıra filmin bence en umut vadeden oyuncusu kesinlikle Saoirse Ronan.Atonement’da izlemiştim en son ve burada iyice aşmış kendisini.Oldukça yetenekli bir genç oyuncu.Türlü alkışı hak ediyor…Hiç sevemediğim Mark Wahlberg,çok az ama inandırıcı rolü ile Rachel Weisz ve filmin kötü adamı Stanley Tucci diğer baş oyuncular.Ama bu son üçü içerisinde Stanley Tucci gerçekten başarılı oynamış.Hakkını vermek lazım.



Filmin teknik yönüne söz söylemek bize yakışmaz, acayip iyi planlar, nefis görsellik, başarılı CGI efektleri ile kendine uzuuun uzun baktıracak karelere ve sahnelere sahip bir film. Görsellik oldukça etkili bir şekilde kullanılmış, yanlış ellerde maymuna dönebilirmiş fazlası ile. Renk cümbüşü sahneler ve geçişler harikaydı.


Film konusundan bahsetmek yersiz. Ufacık bir araştırma ile bulabilirsiniz elbette. Fakat şunu bilin isterim ki harika bir hikaye anlatımı var filmde. Melodram sahneler gerçekten hisli, gerilim dolu sahneler gerçekten gergin. Özellikle bir ara film “silent hill” atmosferine büründü ki, muhteşemdi. Küvet sahnesini unutmak mümkün değil. Ayrıca bir ara soruşturma sırasında bebek evinden karşılaşan dedektif ve katilin bulunduğu sekans tekrar izlenmeye değer. Bu ve bunun gibi birçok sahne daya sayabilirim elbette ama keyif kaçırmak niyetinde değilim.



Arada kalınmış dünya ise ayrı bir terane. Yav Peter kardeşim (bkz. Son yılların en önemli yönetmenlerinden biriyle kanka olduğunu sanmak) eline emeğine sağlık valla. Filmdeki ailevi bağların çizilen çerçevesi kimi zaman sürreal olsa da, etkilenmemek için baya huysuz bir gününüzde olmanız lazım. Moda girmekte zorlananlar kendini boşuna paralamasın, fazla uzun sürmez sizi de etkilemesi.


Kesinlikle kaçırmayın…


18 Ocak 2010 Pazartesi

LOFT



RASHOMON’UN İZİNDEN
Belçika sinemasını çok yakından takip ediyorum diyemem. Şöyle en iyi filmleri nedir deseniz diye sorsanız da sağlam bir liste yapamam ama The Alzheimer Case adlı filmi kesinlikle herkese önerebilirim. Bu filmden ilk kez tanıdığım yönetmen-yazar Eric Van Looy’un son filmi Loft da, kendisine olan saygımı bir beş kat arttırdı diyebilirim.
Belçika, Almanya ortak yapımı filmin Flamanca dilini kullanıyor. Bu tabii ki filmi Alman saflarına yaklaştırsa da Eric Van Looy, filmin kimliğini bu kadar basit ortaya koymuyor. Filmin renk paleti olsun, diyaloglar arasındaki mesafe olsun hatta tasarımlar olsun, film bana sık sık İzlanda soğuklarını andırdı. Bazen de yer yer de Hollanda’ya gidip geldim diyebilirim. Birçok kimliğe bürünmüş gibi yapan bu filmin bir diğer ilginç, aslında süper, olan özelliği de, büyük oranda çoğu izleyiciyi yanıltması. Şahsen ben hikayeye ve beni etkilemesine göre bir filmi diğer özelliklerine bakmaksızın ön raflarıma koyabilirim ama Loft’un çoğu özelliği dört dörtlük diyebiliriz.
Filmin konusu kabaca şöyle; beş adet, çeşitli yaş ve kalite arasında gidip gelen erkek arkadaş grubu, çatı katında evli oldukları çiftlerden gizli olarak, metresleriyle sık sık eğlenirler. Yani aslında basit bir noktadan, erkeklerin zayıf noktasından yola çıkıyor film ve hemen başında, kimin işlediği meçhul bir cinayete tanıklık ediyoruz. Tabii ki ardından polisler devreye giriyor ve hikaye, bu beş kişinin ağzından izleyiciye sunuluyor. Şunu garanti ederim ki, anlatılan her hikaye o kadar doğru olabilir geliyor ki, belki de gerçekten çok şüpheci ve minik detaylarla bir dedektifmiş gibi bir ilerlerseniz, ancak bir şüpheli kafanızda canlanıyor. Filmin bir diğer ilginç noktası da, bu beş erkeğin ve bunların metreslerinin karakterlerine göre size bir kurban vermesi. Filmi başka arkadaşlarıma da izlettiğimde her biri farklı kurbanlar saptadılar. Nedeni de “çünkü şunun gözünün üstünde kaşı vardı”nın ötesine gitmiyordu. Bilinçsiz “yargılama” konusu kesinlikle bu filmde tesadüfen yer almış bir metin değil.

48 YIL SONRA BENZER TAT
Tabii akla ilk olarak bu alt türün (ve daha birçoklarına esin kaynağı olmuş olan) atası sayılan Akira Kurosawa’nın Rashamon’u geliyor. Size birçok olay örgüsü veriliyor ve bu örgüden filmin sonuna gelmeden sıyrılmanız fısıldanıyor (Rashomon’u bu kadar basit özetliyorum sanmayın). Açıkçası Loft da bu işi neredeyse Rashamon kadar iyi yapıyor. Ben dahil çoğu sinefil arkadaşım, sonda ters köşeye yattı diyebilirim ama siz bunu okuduğunuz için daha şüpheci olarak filme yaklaşacak belki de bu yüzden bana küfür edeceksiniz, ama bence bu, filmden aldığınız keyfi azaltmayacak emin olun.
Teknik olarak da film kusursuz olmasa da çok başarılı. Büyük bir bütçesi yok filmin, hatta çoğu Türk filminin bütçesi bu filmden yüksektir ama öyle bir kurguda ilerleyip öyle karelerle sizi ekrana yapıştırıyor ki, kesinlikle gördüğünüzde ne demek istediğimi anlayacaksınız. Planlar özene bözene yaratılmış; bu çok belli ve abartıdan uzak kamera hareketleriyle, filmde bir şeyler arıyorsunuz hissi bozulmuyor. Bilerek insanın kanını yavaşlatan, huzursuz eden renkler kullanılmış. Bahsi geçen çatı katının özel tasarımı da buna dahil. “Erkeklerin saklı dünyası” metaforuyla çok rahat pekişip mesaj bombardımanı yapmadan da derdini izleyene aktarabiliyor. Bunu da “benim izleyicim çok zeki olmalı” diyerek değil, “isteyen görür” şeklinde ortaya bırakıyor. Yoksa filmi bir dedektif filmiymiş gibi de izleyebilirsiniz.

ÇATI KATI SENDROMU
Olayın erkekler tarafı kadar, kadınlar tarafı da filme yansıtılıyor aslında. Sonuçta erkek eşini aldatıyorsa da bir kadınla aldatıyor ve “neden”lerine girmeden sadece sonuçlarını ekrana yansıtıyor. Ama asla “aldatmak iyidir veya kötüdür” de demek istemiyor. Taraf tutmaması bir cesaretsizlik örneği gibi gösterilebilir ama yönetmenin asıl derdinin “insanların hata yapması için bir neden gerekmez” bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Çünkü genç-yaşlı , çirkin-güzel, fakir-zengin karakterlerini son derece detaylı ve zümresine ait kullanıp, bunlara farazi rus ruleti oynatmanın, bence başka açıklaması yok.

Hikayenin her yeri bir spoiler olabileceği korkusuyla daha fazla bir şey demek istemiyorum ama ülkemizde pek de bilindiğini düşünmediğim bu filmi DvK’cılara liste başı öneriyorum. Filmin sonunu tahmin eden değil “bilen” taraftaysanız (ki böyle bir şey vardır ya, “benim aklıma gelmişti” diye, bu filmde işe yaramıyor çünkü tüm karakterlere aynısını söyleyeceksiniz ve her halükarda filmdeki her karakter şüpheliniz olacak) gerçekten elinizi sıkmak istiyorum! 8/10

29 Aralık 2009 Salı

Castaway on the Moon

BİR YERDEN UZAK, BİR YERE YAKIN
Konu sinema olunca filmleri Hollywood, Avrupa ve Asya şeklinde bölmeyi çok severiz biz. Üç ayrı tat, üç ayrı kitle göz önüne alındığında üç sinemanın da kendisiyle öne çıkan özellikleri vardır. Burada Hollywood ve Avrupa sineması nedir anlatmayacağım zira bu sayfaları takip ediyorsanız az çok cevabı biliyorsunuzdur ama özellikle ülkemizde Asya sineması (giderek artsa da) ne çok biliniyor de takip ediliyor. Asya sinemasını Oldboy’la veya 7 Samurai sananlar var. Japon, Çin, Tayland filmlerini geçtim, Güney Kore sineması özellikle 2000 yılından sonra sayısız güzel filmi dünyayla tanıştırdı. Güney Kore tabii ki Türkiye gibi değil. Burada izleyici sayısı 1.5-2 milyonu geçecek bir film ya içinde küfür olan bir komedi filmi, ya da silahın olduğu bir “dava” filmidir. Gerisi orta tempoda gider veya düşük tempoda batar ama Kore sineması box office’e baktığımızda, içinde günümüz duygularının bir belki iki karakterde pişirildiği filmlerin büyük işler yarattığını görebiliyoruz. Çünkü -evrendeki tüm senaristler kabul eder ki (etmesi lazım yani)- Asyalı yazarlar çok iyi yazar. Hem de çok. Kitaplarını çevirdiğimizde biraz o ruh kaybolsa da, filmlerde bunu pek yaşamıyor, damardan alıyoruz o kültürü.


Konuyu artık bağlasam iyi olacak. 2009 Mayıs’da Kore sinemalarında yaklaşık 1 milyon kişiye ulaşan, Hae-Jun Lee’nin son filmi Castaway on the Moon’a (Bay Kim'in Avare Günleri şeklinde Türkçe'ye çevrilmiş ey yumurtaya can veren Allah'ım) yakın mercek tutmak istedim. Lee ünlü bir yazar-yönetmen değil. İkinci yönetmenlik tecrübesindeyse çoğunun 10. filmde anca yolunu bulduğu bir işe imza atarak tüm kalbimi çaldı. Kadına, erkeğe, tüketen topluma, sosyal hayata, ikili ilişkilere, hayal ve umutlara bakışı kesinlikle 10 numara.

Film bir intihar teşebbüsüyle başlıyor. Kim, kredi kartlarının borçları ve daha birçok sorun yüzünden henüz filmin ilk saniyelerinde kendisini köprüden derin sulara atar. Sonra gözleri açılır. Az biraz sessiz bir ortamda uyanır. Yeşil renkler ortamda baskındır, rahatlamıştır, cennettedir. Yok yok, burası cennet değil, atladığı yerden birkaç kilometre uzaklıkta yer alan minicik bir adadır. Çöp doludur. Şehri tam karşıdan görmektedir ama bu adacıktan şehirdeki her hangi bir yola giden yol yoktur. Kimse de onu duyamamaktadır haliyle. Yani Kim, şehirden çok az uzakta, bu adacıkta mahsur kalmıştır. Artık bu adada hayatta kalmak zorundadır (Castaway filmi aklınıza gelsin). Çöpler en değerli hazinesidir. Kim’in hikayesi bir anda değişmektedir. Kim yavaş yavaş kendisini tanımaktadır ve ufacık şeylerle hayatının ne kadar eğlenceli ve değerli olduğunu anlamaktadır, aynı zamanda burada yazarın sosyal topluma fena giydirişleri göze çarpmaktadır.


GÖKTE ARARKEN ÇÖPTE BULMAK
Derken filme, kapakta gördüğünüz diğer kız katılır. Bu kız kendi odasından dışarı uzun bir süre çıkmamış ama hayatın ritmini de kaçırmamış, tüm soysal hayatı internette var olan, “yalandan” bir kızdır kısacası. Eminim ki bu tip insanlar sadece Kore’de yoktur. Çağımızın bir hastalığına, yazar farklı bir bakış getirmiş sadece. Odasından Ay fotoğrafı çeken bu kız, fotoğraf makinesinin zoom’u sayesinde Kim’i bu adada görür ve kızın hayatı bir şekilde değişmeye başlar. Adını film boyunca öğrenemeyeceğimiz bu kız, Kim’i uzaktan uzaktan izler ve bu reaksiyon sonucu ortaya çıkan maddenin sonuçlarını filmde ayıla bayıla izleriz.


Film tam bir detay zengini. Her bir eşyada, her bir imgede bir hikaye var ve filmin derdini anlamak istiyorsanız filmi biraz pembe dizi izler gibi izlememeniz gerekiyor. Böylece film sizi gerçekten bir adaya sürüklüyor. “Ben olsaydım ne yapardım yahu?” diyorsunuz ve işin ilginci, aklınıza gelen şeyleri Kim yapmıyor, onun yaptığı şeyler kesinlikle daha zekice ve daha gerçekçi oluyor. Çünkü siz bir adaya hiç düşmediniz! Ama filmin güzelliği işte bu, sonra sizi o adacıktan alıp bir odaya hapsediyor. Muhtemelen bu filmi odanızda izleyeceksiniz ve belki de biraz kendinizi bulacaksınız bu sahnelerde ama yine de karşılaşacağınız bu hayat size ilginç gelecek çünkü siz hiç bu tip kompleksleri olan bir insan olmadınız. İnsanların giderek sanallaştığı, giderek silikleştiği, giderek daha fazla tükettiği ve tarihin biz “modern” insanlara devrettiği bazı şeylerin anlamını, parantez aralarında görmek gerçekten büyük bir keyif bu filmde.


Tabii ki filmin asıl amacı düşündürmek değil. Sizi hislere boğmak. Kalbinizin attığını hissettirmek. Deli gibi güleceksiniz, çok kızacaksınız, hayalleriniz yıkılacak, boğazınızda bir şeyler birikecek ve muhtemelen mutlu bir şekilde ağlayacaksınız bu filmde. Oyunculuğun da gayet iyi olduğu bu filmi, başta hikaye sever tüm sinefillere öneriyorum. Böylesi Kore’den bile çok gelmiyor. 8/10