
"Genç Amerikalı asker, Irak'a veya Afganistan'a gider ve dünyanın efendisinin kim olduğunu herkese gösterir silahıyla" özetindeki filmlerden birisi olarak hafızamda kalan The Hurt Locker'un fragmanı, kendisini izlediğimde bu fikrimi 180 derece değiştirdi ve 2009'da izlediğim en iyi filmlerden biri oldu (fragmanlara kanmayın). Bilindik bir hikayeyi, bilmediğimiz bir açıdan gösteren 58 yaşındaki hatun kişisi Kathryn Bigelow, Strange Days'i gölgede bıracak kadar başarılı filmde yönetmenlik hünerlerini, en sıcağından ortağa koymayı bilmiş.
2004 Irak'ında geçen filmde William James (Jeremy Renner) adındaki bir askerin, içinde bulunduğu ortama, hayatına ve karşıdaki insanın hayatına bakışına tanık oluyoruz. Şunu başta söylemekte fayda var ki, yaratılan atmosfer tam anlamıyla distopik. Eğer The Thin Red Line'ı izlemişseniz, ne demek istediğimi biraz daha iyi anlayabilirsiniz.
Film safkan bir aksiyon değil. Ben öyle sandığım için ilk başta söylediğim şekilde düşünmüştüm. Film sadece çatalın bir ucunu aksiyona batırmış diyebilirim. Bu da zaten filmle beraber gelmek zorunda olan bir öğe. ASkerimiz William, bulunduğu bölükte, bomba imha ekibinde yer almaktadır ve eğer biri bir köşeye zaman ayarlı bir bomba koymuşsa, o iş William'ın işidir. Tüm dünyanın manşetlerde okuduğu (misal veriyorum) "Irak'taki bombalı saldırıda onlarca sivil hayatını kaybetti!", heh, işte bu haberlerin onlarcası William'ın ellerinden geçiyor. Film boyunca William kuytu bir köşeye gizlenmiş bombayı bulmasını ve imha etmesini izliyoruz. Oldukça heyecanlı geçiyor bu sahneler ve asla klişe değiller. Yani sahnenin sonunda, "kırmızı kablo mu, mavi kablo mu?" diye bitmiyor. Filmin afişinde de görebileceğiniz gibi, ufak bir fitilin ucu, ilçeyi havaya uçuracak kadar bomba kümesine bağlanmış bulunabiliyor. Buradaki hissiyatı da film izleyiciye çok iyi aktarıyor. Sandıldığının aksine film en az dört kamera ile eş zamanlı çekilmiş. Kurguda bunlar ustaca editlenerek de oradaki heyecanlı dakikalar aynen izleyene geçiyor. "Ben olsam dakka durmaz kaçardım" dememeniz imkansız. Az sonra bir kıyamet kopabilir ve siz tam ortasındasınız bu sessiz cehennemin! İşin daha kötüsü, bundan kurtulsanız bile, yarın yine aynı tehlikede yer alacaksınız. Ondan kurtulsanız, bir sonraki gün yine ve yine ve... Buradaki buhran da aynen içinizi kaplıyor ve pek umutlu bakmıyorsunuz yarınlara.
Peki karakterimizin derinliği nedir? Niye biraz manyaktır? Nedir çizik olmasının nedeni? Bunları film, 130 dakika boyunca ince ince işliyor elbette. Karakteri bu kadar iyi anlatabilen film olmasının ödülünü de zaten film, gittiği festivallerin çoğundan eli boş dönmeyerek aldı, alıyor. William'ın hikayesi anlatılırken de, bir taraf seçmeyen bu filmin, geçtiği sokaklardaki insanlar da anlatılıyor ama alıştığımız gibi sesli değil. Sadece bakışlarla veya feryatlarla. Filme ahlaki açıdan da güzelce bakan film, yer yer yürekleri sızlatmıyor değil. Özellikle William ile porno film satan çocuk Beckham'ın aralarındaki muhabbet, filme süper bir hava katıyor. Yer yer imge ile bunlar zenginleştiriliyor, yer yer de muhabbet arasındaki ufak esprilerle. İmge demişken, Avrupa sineması severlerin alışık olduğu türden kareler bolca mevcut. Irak sokaklarında, astronot kılıklı biri, sanki buraları keşfe çıkmış gibi giderken, halkın soğuk bakışlarında "yanılıyorsun" ifadesi yakalamak gibi, onlarca öğe barındırıyor Hurt Locker.Bağımsız film olarak, gayet ucuza çekilen film dünyada çok güzel bir gişe başarısı yakaladı (ki film 16mm çekilmiş olmasına rağmen). Bu da bu tip filmlerin illa milyon dolarlık patlamaların yer almadan da ne kadar iyi anlatılabileceği yönünde hoş bir örnek oldu arkadan gelenlere... Türe az çok yakınsanız, kesinlikle öneririm bu filmi. 7.5/10


















Arada bir geriye gitmekten zarar gelmez diye düşünüyorum. 13 yıl öncesine gidiyoruz ve Amerikada yarım milyona yakın bir hasılat yapan Jude'un hazin öyküsünü tekrardan hatırlayalım istedim. İstedim çünkü araştırdığım kadarıyla, kalitesine göre oldukça underrated bir film kalmış kendisi. Ülkemizde de durum böyledir diyerekten, filmin üzerinden, biraz da spoiler vererek geçmek hoş olur diye düşündüm.


Çizgi roman adaptasyonları gişede fazlasıyla tatminkâr sonuçlar almaktan da öte, rekor rakamlarla yapımcı firmaların ağızlarını sulandıran prodüksiyon devlerine dönüşmüşlerdir. Tüm zamanların en yüksek gişe hasılatı yapan 50 filmi sıralamasında The Dark Knight, Spider-Man Trilogy ve Iron Man'in yer alması bile çizgi romanlara pastanın hatrı sayılır bir diliminin düştüğünün göstergesidir.
X-men üçlemesinin toplamda milyar doları sollayan hasılatı elbette yapımcıları bu serinin etinden, sütünden ve yumurtasından faydalanma hırsıyla daha da kızıştırdı. 2007 yılında bu sefer de Origins adıyla X-Men karakterlerinin geçmişlerine dadanacaklarını ilân eden Fox Entertainment ilk iki projesini duyurdu; X-Men Origins: Wolverine ve X-Men Origins: Magneto.
Filmin maalesef yegâne sorunu şiddet öğeleri değil.
Filmin Los Angeles galasında yaptığı açıklamada "Sadece iyi ve kötünün mutlak mücadelesini X-Men konseptiyle anlatmaya çalıştım, daha genç ve daha geniş bir kitle benim için de yeni bir deneyim olacak." diyerek aslında bizi neyin beklediğine dair kendince uyarmış yönetmen ancak bir markayı Gavin Wood'a teslim eden Fox Entertainment ekibinin kafasından neler geçtiğini merak ediyorum, hoş bu merakı paylaşan başkaları da varsa muhakkak Kevin Smith üstadın Superman Returns'ü yönetmesi için kendisiyle iletişime geçen Fox Studios ekibiyle yaşadıklarını anlattığı konuşmasını YouTube'dan bulmalarını öneririm, yapım şirketleri ve stüdyoların dangalaklığı üzerine "Kevin Moore"vari bir şaheser ve sanmıyorum ki Wolverine'in akıbeti çok da farklı olmuş olsun Superman'inkinden.
